Merhaba
Back to school içerikli yazımla yeniden sizlerleyim.
Bu yazımı beni sırtımdan vuran canım süt kardeşim, kuzenim Murat'a armağan ediyorum.
Geçen gün Murat bana dedi ki:"Yağmur bazen gerçekten çok salak konular hakkında yazıyorsun ama yine de yazdıklarını okumayı seviyorum."
Sevgili Murat, bazen çok salak konular hakkında yazıyorum çünkü beynim onları düşünüyor, engelleyemiyorum yani :/ Beni daha 10 günlükkenden bu yana tanıyan biri olarak çok üstüme gelmiyor musun sence de ? :))
Gerçi Murat'a göre biz on günlükkenden beri tanışmıyormuşuz. Bizim bir tanışma faslımız olmuş.
4-5 yaşlarında iki çocuk birbirimize gidip eyvallah bro diyerek el sıkışmışız falan. Ya böyle bişey mümkün mü insan kardeşiyle tanışır mı? Ahahahahahahahaha.
Murat böyle biraz hayalgücü geniş bir arkadaşımız işte. Bana 18 yaşındayken artık benle oyun oynamıyosun diyip küsmüştü. Ya benim ergen sancılarım, varoluşsal kaygılarım varken senle ne oynayabilirim o esnada Allah aşkına?
Ayrıca bana topraktan solucan çıkarıp onlara şuursuzca işkence etmeyi, oğlanları iki darbede dövüp yere sermeyi taso kaçakçılığını ve annemlerden gizli bisikletle çok fazla uzaklaşmayı murat öğretmişti. 3 tekerlekli motorumla mahallede yarış yaparken hırs yapıp beni overdose bir hızla ittirirken düşmemi sağlayıp dizlerimi heder etmişti sonra da annem gelene kadar başımda bekledi.
Bi keresinde de bahçivan pantolonumu çıkarmayı beceremediğim için altıma yapmıştım ve ananemlerin banyosunun kapısında bana saatlerce gülmüştü şerefsiz terbiyesiz. Ya ne yapabilirim çıkarmayı bilmiyodum o pantolonu annem giydirmişti bana ben ne bileyim??
Yıllar sora bugün geçmişe bakıyorum da bu kadar çabuk büyüyecek bişey de yokmuş, Murat haklıymış gençler. Elimize o telefonları, istakramı tivitırı falan alacağımıza top oynamaya, damdan havuza atlamaya devam edebilirmişiz çok da makul. Büyüdük gibi de ne oldu, hiç!
Zaten bence büyümek diye bir şey yok rol yapıyoruz işte anasını satim.
Çocukluk arkadaşlarımla bir araya geldiğimizde çocukken çişimizi yaptığımız yere birlikte çiş yapıyoruz ve yine aynı toylukta muhabbetler ediyoruz işte. Büyüdüğümüz falan yok ortamlardan öyle diyoruz ve gece yatmadan önce düşündüğümüz çocukça şeyleri kimseyle paylaşmadan hayata devam ediyoruz gibi.
Konumuza gelince, biliyorsunuz artık benim yaz aylarına aşırı bi nefretim var ve kış gelene kadar yatağımda yatıp ayaklarını duvara yaslayarak sabır çekiyorum içimden. Geçmedi allahın belası yaz ayı bi türlü geçmedi gece gündüz dua ettim, ağladım, sızladım, evrene kendimi acındırdım, meleklere mektuplar yazdım, soğuk kahve içmemek içim inat ettim, buzdolabının derecesini düşürdüm yine de geçmedi derkeeeen dün gece ilk fırtınalı-şimşek çakmalı yağmurumuzu da görmüş bulunduk.
İçimdeki şeytani yağmur Hugo'daki Cadı Sila gülüşü yaparak ellerini ovuşturuyor şu an.
Ahahahahahahahahahahahahahahah YAZ BİTTİ!
Yaz ayları samimiyetsizdir dostlar. Orayı hızlıca geçelim ve sonbaharın tadını çıkarmaya başlayalım. Ahh şimdi güzelim Torun'da, Berlin'de falan öyle güzel bir sonbahar yaşanıyodur ki... Yerlere yatıp yapraklar arasında debelenesiniz gelir.
Merhaba kırtasiye araç ve gereçleri.
Merhaba tez yazarken gelecek olan bel ağrıları
Merhaba kütüphane serinliği ve sessizliği
Merhaba ismini telafuz edemediğim Simone De Beauvoir
Merhaba turuncu renkli post it
Merhaba ağaç diplerinde kitap okumak
Sana da yeniden merhaba sarı fosforlu kalem. Canım Ege'me, şey pardon Dokuz Eylül'üme Saygımla geldim.
Back to school içerikli yazımla yeniden sizlerleyim.
Bu yazımı beni sırtımdan vuran canım süt kardeşim, kuzenim Murat'a armağan ediyorum.
Geçen gün Murat bana dedi ki:"Yağmur bazen gerçekten çok salak konular hakkında yazıyorsun ama yine de yazdıklarını okumayı seviyorum."
Sevgili Murat, bazen çok salak konular hakkında yazıyorum çünkü beynim onları düşünüyor, engelleyemiyorum yani :/ Beni daha 10 günlükkenden bu yana tanıyan biri olarak çok üstüme gelmiyor musun sence de ? :))
Gerçi Murat'a göre biz on günlükkenden beri tanışmıyormuşuz. Bizim bir tanışma faslımız olmuş.
4-5 yaşlarında iki çocuk birbirimize gidip eyvallah bro diyerek el sıkışmışız falan. Ya böyle bişey mümkün mü insan kardeşiyle tanışır mı? Ahahahahahahahaha.
Murat böyle biraz hayalgücü geniş bir arkadaşımız işte. Bana 18 yaşındayken artık benle oyun oynamıyosun diyip küsmüştü. Ya benim ergen sancılarım, varoluşsal kaygılarım varken senle ne oynayabilirim o esnada Allah aşkına?
Ayrıca bana topraktan solucan çıkarıp onlara şuursuzca işkence etmeyi, oğlanları iki darbede dövüp yere sermeyi taso kaçakçılığını ve annemlerden gizli bisikletle çok fazla uzaklaşmayı murat öğretmişti. 3 tekerlekli motorumla mahallede yarış yaparken hırs yapıp beni overdose bir hızla ittirirken düşmemi sağlayıp dizlerimi heder etmişti sonra da annem gelene kadar başımda bekledi.
Bi keresinde de bahçivan pantolonumu çıkarmayı beceremediğim için altıma yapmıştım ve ananemlerin banyosunun kapısında bana saatlerce gülmüştü şerefsiz terbiyesiz. Ya ne yapabilirim çıkarmayı bilmiyodum o pantolonu annem giydirmişti bana ben ne bileyim??
Yıllar sora bugün geçmişe bakıyorum da bu kadar çabuk büyüyecek bişey de yokmuş, Murat haklıymış gençler. Elimize o telefonları, istakramı tivitırı falan alacağımıza top oynamaya, damdan havuza atlamaya devam edebilirmişiz çok da makul. Büyüdük gibi de ne oldu, hiç!
Zaten bence büyümek diye bir şey yok rol yapıyoruz işte anasını satim.
Çocukluk arkadaşlarımla bir araya geldiğimizde çocukken çişimizi yaptığımız yere birlikte çiş yapıyoruz ve yine aynı toylukta muhabbetler ediyoruz işte. Büyüdüğümüz falan yok ortamlardan öyle diyoruz ve gece yatmadan önce düşündüğümüz çocukça şeyleri kimseyle paylaşmadan hayata devam ediyoruz gibi.
Konumuza gelince, biliyorsunuz artık benim yaz aylarına aşırı bi nefretim var ve kış gelene kadar yatağımda yatıp ayaklarını duvara yaslayarak sabır çekiyorum içimden. Geçmedi allahın belası yaz ayı bi türlü geçmedi gece gündüz dua ettim, ağladım, sızladım, evrene kendimi acındırdım, meleklere mektuplar yazdım, soğuk kahve içmemek içim inat ettim, buzdolabının derecesini düşürdüm yine de geçmedi derkeeeen dün gece ilk fırtınalı-şimşek çakmalı yağmurumuzu da görmüş bulunduk.
İçimdeki şeytani yağmur Hugo'daki Cadı Sila gülüşü yaparak ellerini ovuşturuyor şu an.
Yaz ayları samimiyetsizdir dostlar. Orayı hızlıca geçelim ve sonbaharın tadını çıkarmaya başlayalım. Ahh şimdi güzelim Torun'da, Berlin'de falan öyle güzel bir sonbahar yaşanıyodur ki... Yerlere yatıp yapraklar arasında debelenesiniz gelir.
Havada hafif nem kokusu, bir yere yetişmemenin rahatlığı, etrafta rengarenk yapraklar, kulağımda Beatles, yolda sakin insanlar ve masmavi bir gökyüzü için şu an her şeyi yapabilirim şu anda.
Hayat bu aralar bana Dear Prudence şarkısını söylüyormuş gibi.
The sun is up, the sky is blue
It's beautiful and so are you
Dear Prudence, won't you come out to play?
It's beautiful and so are you
Dear Prudence, won't you come out to play?
Konumuza gelebilirsem eğer, back to school demişken, 10 gün önce falan bir pazar akşamüstü birazdan şahane pazarı izleyip ıslak saçlarımı anneme ördürmek için bir miktar yakardıktan sonra istediğimi alamayıp heyecanla yatağıma koşacakmışım gibi oldu. Evet şahane pazar! Evet, Süheyl Behzat Uygur.
Evet mental olarak o dönem yüzünden gerideyiz :D Iq düşüşü yaşadık önlenemez bir şekilde.
Okula giderken neden o kadar heyecanlanıyormuşum bilmiyorum. Bi keresinde önlüğümü geceden giyip yatmıştım tam bir kezbandım. Amacım erken uyanıp güne yoga ve meditasyonla başlamak için vakit ayırmak da değil gerzoluk yani bu başka açıklaması yok. Sonra annem sabah beni önlükle görünce gülme krizine girmişti yine küçük düşmüştüm sonuç olarak.
Geçen sene lisans hayatım bitmeden önce son sınavıma girdiğimde tansiyonum düşmüştü "ay valla yeter bir soru daha cevaplamak istemiyorum hayatımda yeteeeeeer." diye Kerimcan tarzı krizlere girmiştim.
Üzerine verdiğim bir senelik arada da hastanede olmadığım zamanlarda iki YDS ve iki ALES sınavına girerek sinirlerimi bozmayı yine başardım. En trajik dönem babam kemoterapi alıyorken benim kapıda örgü ören teyzelerle bulantı muhabbeti yaptığım yerde boş yere çözdüğüm o saçma sapan YDS sorularıydı. Artık her ÖSYM sınavından sonra surat ifadem şu oluyordu.
Üzerine verdiğim bir senelik arada da hastanede olmadığım zamanlarda iki YDS ve iki ALES sınavına girerek sinirlerimi bozmayı yine başardım. En trajik dönem babam kemoterapi alıyorken benim kapıda örgü ören teyzelerle bulantı muhabbeti yaptığım yerde boş yere çözdüğüm o saçma sapan YDS sorularıydı. Artık her ÖSYM sınavından sonra surat ifadem şu oluyordu.
YAZIKLAR OLSUN GERÇEKTEN......
Sonuca gelince, yüksek lisans muhabbetinde eğer Galatasaray'a Boğaziçi'ne falan başvurmuyorsanız YDS'den 80 almaya falan gerek yok. Meğer mülakatlar belirleyici oluyormuş tamamen. Red yediğim 5 mülakat sonrası bunu öğrendim. O anda sana bi soru soruyorlar hobaaa o alanla ilgili çok yetkin değilsen çat diye elendin. Lisans hayatın boyunca yaptıkların, o saçma Alesler, Ydsler not ortalamaları hepsi çöp. Çünkü o bir soruya o kişinin istediği gibi cevap vereceksin bilmem ne.
Netice? Yıllardır alay ettiğim Dokuz Eylül'lü dostlarımı, Buca'yı deneyimlemek üzere İzmir'e dönüyorum.
Ve arka planda ananem bana sıkı sıkı tembihliyor: Kızım kimseyi kınama, kınadığını yaşamadan ölmezsin :(
Ama olsun, çok uzak, kurak, tepede ve eğlencesiz bi yerde olması dışında Dokuz Eylül Üniversitesi hatırı sayılır bir ilim irfan yuvası. Bana hayal ettiğim akademik hayatı vaad eden yeni mekanım sana merhaba.
Merhaba tez yazarken gelecek olan bel ağrıları
Merhaba kütüphane serinliği ve sessizliği
Merhaba ismini telafuz edemediğim Simone De Beauvoir
Merhaba turuncu renkli post it
Merhaba ağaç diplerinde kitap okumak
Sana da yeniden merhaba sarı fosforlu kalem. Canım Ege'me, şey pardon Dokuz Eylül'üme Saygımla geldim.








Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil