Merhaba yeniden. 

Uzun zamandır arka arkaya blog yazmamıştım o yüzden biraz kıçımı kırıp pencere kenarındaki yatağıma gömüldüm, çoraplarımı giydim, kahvemi hazır ettim ve arkama 4 tane yastık dizip bilgisayarımı açabildim. 

Çoraplarımı giydim kısmındaki mutluluğu sezdiniz di mi?

Noel babalı çoraplar, kırmızı çoraplar, yeşil çoraplar, işlemeli çoraplar, örme çoraplar ve cam kenarında yatağa bağdaş kurmak. Playlist'i açıp kendi haline bırakmak ve çıkan her şarkıya göre ruh hali değiştirmek. 

İnsanın en çok vakit geçirmesi gereken kişi kendisidir bana göre. Etrafından önce kendisini anlamalı, etrafından önce kendisini keşfetmeli ve hatta sevmeli. Her şeyi dış dünyada arayan insanlar genel olarak tatminsizlik halindedirler bundan dolayı.

Sevgi, özgürlük, güven, umut... Eğer bunların eksikliğini çekiyor ve sürekli başkalarında arıyorsanız korkarım hiç mutlu olamayacaksınız. İmkanınız varsa oturup kendinizle baş başa kalmak tek çare. (yoksa da yaratın canım aa.)

Ben de bundan yola çıkaraaaaaak yazımı yalnız Bridget Jones'lar için yazmaya karar verdim.

Şöyle ki; daha ortaokul yıllarında küçük bir çocukken ablamın üniversiteden çekip getirdiği DVD'lerden izlediğim filmlerden bende etki bırakan ilk film Bridget Jones'tur. Aslında çoğumuz için de öyledir kim ne derse desin.

Bridget Jones, yayımlanan ilk kitabıyla ve sonra sinema uyarlamasıyla çoğu anlamda günümüz romantik komedilerinin ilki, atası olmuştur. Peki Bridget Jones'un yazarı Helen Fielding kimden ilham aldı dersiniz? Tabi ki Jane Austen ve unutulmaz eseri Aşk ve Gurur'dan.

Jane Austen'in 19. yüzyılın İngiltere'sinde zamanın kadınlarıyla ve basmakalıp olmalarıyla inceden alay eden baş karakteri ve ezberleri bozan, o hayallerimizi süsleyen Mr. Darcy'sinin modern ilişkilere uyarlanması ve ortaya çıkan şapşal karakter Bridget Jones. 

Kitabın milyonlar satmasının, filmin gişe rekorları kırmasının ve çoğu evin baş köşesinde orijinal DVD'sinin durmasının en önemli sebebi Bridget'in bizden biri olması. O diğerleri gibi ince ve uzun boylu, nerede nasıl konuşması gerektiğini bilen, hareketlerini ortama göre kontrol edebilen ve erkeklerin hayalini süsleyen bir kadın değil ne yazık ki. 

Bridget bizden biri. Bir kaç aptal arkadaşı ve sıradışı ailesi dışında pek bir şeyi yok, oldukça patavatsız, bir türlü sigarayı bırakamıyor, zayıflayamıyor, ne yaparsa yapsın diğerleri gibi cool ve çekici bir kadın olamıyor. 

Ben kendimi bu kitabı okuduğum ilk günlerden bu yana hep Bridget olarak tanımladım. Her zaman düşündüğünü söyleyen hafif patavatsız bir kız oldum. Lise hayatına başlar başlamaz arkadaşlarımın sevgili yapmaları ve ilişkilerine kendilerini kaptırmaları sebebiyle genelde yalnız kaldım (Tıpkı Bridget gibi.) 

Ne kadar spor yaparsam yapayım hiç bir zaman istediğim kiloda olamadım ve modaya uygun giyinmeyi bir türlü başaramadım. Kontür yapmayı da beceremiyorum mesela şu an. 

Sonra daha da büyüdükçe bunların bir problem olmadığını anlamaya başladım. İnsanlar çevrelerinde gördükleri davranışları ezberleyip kendi hayatlarında kopyala yapıştır yapıyorlardı ama ben hissetmediğim hiç bir şeyi yapamıyordum. Böyleydim. Böyle olmaktan da mutluydum.

Kim olduğumu kabul ettikten sonra kendim gibi Bridget'larla tanışmaya başladım elbette. Onlar evlilik çağına kafayı takmayan, diledikleri gibi sevip diledikleri gibi yaşayan ve terk edildiklerinde odalarına kapanıp hüngür hüngür ağlamayı seçen (gece kulübüne gidip kıskandırmalı snap atmak yerine), aptal arkadaşlarına her şeyden çok önem verip onları da kendileri gibi olduğu haliyle kabul eden küçük Bridget'lardı. Birlikte modern hayatın klişeleriyle alay edip dilediğimiz gibi davranabilme özgürlüğümüzü tattık. 

Kafepi çeşmeeeeeeeee snapleri atmaktansa çeşmede beleş halk plajına gidip marketten aldığımız yolluklarla gün geçiren ve denizde birlikte dombalak atan küçük yalnız Bridget'lardık biz.

Kırım kırım kırılmayı bir türlü beceremedik. AY BEN YAPAMAM KAVANOZUN KAPAĞINI BEN AÇAMAM diyemedik. 

Kimseye 10.000 sms harcayamadık. Online olacak mı diye MSN başında beklemektense sabahlara kadar uykusuz kalıp kitap okumayı seçtik. 

Bridget Jones'un bebeği filmine iki gün önce gittim. Kendi hayatımla ilgili kafamda tonlarca soru işareti olan bir dönemdeyim. Hatta öyle ki zaman zaman ciddi panik atak krizleri geçiriyorum. Bunda çok yıpratıcı bir dönem geçirmiş olmamın da etkisi varmış, doktor öyle diyor. Ara ara nefes alamadığımı hissediyorum ama işin ilginç yanı aslında nefes alıyormuşum. Tamamen kafayı yedim yani.

Yalnız başıma halletmek zorunda olduğum tonlarca şey var ve biraz korkuyorum. (Biraz değil bayaaa) Film de tam bunun üstüne geldi. Kendi hayatında iki muhteşem erkek arasında kalan ve ne yaparsa yapsın yine de eksi ve artılarını görmekten vazgeçemeyen Bridget, yeter laaan sıçarım böyle işe kendi başımayım bundan böyle huh hallederim ben diyip köşesine çekiliyor ve sonra gerçek aşk bir şekilde onu yeniden buluyor. İzlerken komik ama yaşarken komik değil işte. :/



Kirasına kadar erkek arkadaşına ödeten, telefonunu bile sevgilisine aldıran, milleti parmağında oynatan kızlar bir yana biz içtiğimiz kahvenin bile hesabını ödetmekten utanıp sıkılan, ay karşılığında ben de ona yemek ısmarlıym hemen diye karşı atak yapan, valizini eşyasını gücü yetmese de kimseye eziyet olmasın diye asla taşıtmayan, sevdiğini kıskandırmak için gidip yakın arkadaşıyla oynaşmayan, arkasından anlamlı laf sokmalı özlü sözleri instagramda paylaşmayan (ay şaka yapmıyorum benim insta özlü sözleri sayesinde evlenen tanıdığım var), kendi başıma hallederimci biz aptal Bridget'lar elde var sıfırla hayatımıza devam etmekte inatçıyız gibi. 

Bazen ben de kendime neden bu kadar aptal olduğumu sormadan duramıyorum. Kendimize yediremediklerimiz, inat ettiklerimiz, prensiplerimiz bir yana biz Bridget'lar gerçekten de genelde kaybeden taraftayız ne yazık ki. Hayatımızın en güzel anlarını yalnız geçirdik fırsatları değerlendiremediğimizden. Hiç sinsi küçük oyunlar oynayamadık, kimseyi parmağımızda oynatamadık, ay bana aşık olsun ay bağlansın hiç gitmesin diye kimsenin beynini kemiremedik. Yediremedik işte kendimize. Olursa olsun olmazsa kimseyi rahatsız etmeyeyim, yalnız kalırımcılar olarak gerçekten kendimizi tebrik edelim çünkü elde var sıfır kızlar :D 




Bize düşen yine tek başına ev taşımak, yeni bir düzen kurmak, iş bulmak,ev dizmek, akşam yemeğini yalnız yiyip tv karşısında bir kadeh şarap eşliğinde ağlamalı romantik film izleyerek kaderimize sövmek. 

Hayal? Belki bir gün bir Mr. Darcy gelir de seni olduğun gibi her türlü aptallığınla ve her halinle seviyorum Bridget der gibi bir hayal.


Tebrikler.

Not: Söylemeden edemeyeceğim Bridget sonunda mutlu oluyor. Ama çok sonunda, daha bayağğ var yani.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar