Tekrar merhaba;
Acıklı olduğunu sandığım ama hiç acıklı olmayan hikayemle biraz içimi döktüğüme göre devam edebilirim.
Çok garip bir ailem var. Az önce babannem telefonda askerlik bitti mi kızım diye benle dalga geçti.

Detaylarda boğulmak istiyorum. Normal şartlarda kış aylarını kahve- sıcak çikolata- dağınık bir oda ve kitaplarıma gömülerek geçiririm. Bundan da çok mutlu olurum, ancak burda kendimi 'vaktim çok sınırlı, gezmeliyim, yaşamalıyım, birşeyler yapmalıyım'a çok kaptırdığımdan arada bir ona da ihtiyaç duyuyorum. Birşeyler yapmalıyım, BİRŞEYLER YAPMALIYIZ!

Dün mutfakta bir Portekizliye bizim sokakta oynadığımız simit oyununu anlattım. Haftaya herkes dönünce hepsine simit kelimesini öğreteceğim. Karlı havada simit oynayacağız. Böyle de bir hayalim var.

Barcelona'da bir hostelde çalışan Koreli kızlara haşladıkları tavuk suyunu dökmemeleri gerektiğini, onunla tavuk suyuna pilav yapmaları gerektiğini anlattım. Ben Marta Stewart mıyım dedim sonra kendime. O göbek bağını atmayın, çerçeveletip duvara asabilirsiniz...

Buranın bimi olan biedronkadan çaldığımız market sepetleriyle kısa yolculuklar yaparak eğleniyoruz. Bazen de koridorda yarış yapıyoruz. Haftaya ispanyollara karşı Türkler yarışı yapacağız. Ama Covadonga bizi alteder ezildiğimizle kalırız. Covadonga çok tatlı bir kız ama bikere sarhoşken beni dudağımdan öptü.


Kinder sürprizden çıkan firizbiyi birbirimize atıp ağzımızla tutmaca oyunu oynuyoruz. Büyümek istemiyorum, büyümek çok saçma.

2 günden fazla bir zamandır bu soğukta nasıl markete gideceğimi düşünüyorum. Hava -11 derece. Bu cümleyi her yere yazasım var. Rujumla aynaya -11 yazacağım. Göz kalemimle de hissedilen -17 diye dipnot düşeceğim.

Dün gece sabaha kadar hiç tanımadığım ve tanımak da istemediğim biriyle sohbet ettim. Hobilerim arasında sayabilirim bunu. Bu hayatta en çok tanımadığım insanlarla ettiğim sohbetlerden keyif alıyorum.

Bir adam buldum, cümlelerinden tanıdım onu. Çok hoşuma gitti. Öyle kalsın, hiç değişmesin.

Yahudilerin gaz odalarında öldürülüp yakıldığı Auschwitz kampına gittiğimden beri psikolojim iyi değil. Gerçek anlamda depresyona girdim. Tüm insanların fotoğraflarında tek tek yüzlerine baktım. Öfke yok, şaşkınlık var, öfke yok. Filmlerden izleyip derslerde dinlemekle aynı şey değil. İmkanınız varsa o kampa gitmeyin. Ağlamayı bile kendinize layık göremiyorsunuz. İki gündür odamdan çıkmadım, nefes almaya ihtiyacım var.

The Holiday filmindeki gibi bi dağ evinde kalma hayalim vardı. Evi tutmuştuk bile, ama gidemedik. Bu konuya ayrı olarak üzülüyorum.

Şarj aletini çantada taşısan bir dert taşımasan bir dert. Çantada taşıyınca bozuluyor taşımayınca da ona ihtiyaç duyuyorsun. birileri umarım bu sorunu yakın zamanda çözer.

En sevdiğim şeylerden biri seyahatte çantamı yastık yapıp üstüne kapaklanıp uyumak. Parfüm kokum birşekilde çantama sinmiş oluyor bu da ona taşınabilir yastık havası katıyor. Bence bu çok önemli bir detay.

The Fall diye bir film vardı, lütfen izleyin.









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar