Merhaba;
Keşke sesim güzel olsaydı da acıklı bir türkü patlatıp rahatlasaydım, ama mümkün değil. Acıklı bir yazı patlatıp rahatlayacağım. Okumamak da bir seçim. Bu hayatta yaptığım en iyi şeylerden biri insanların seçimlerine saygı duymaktır, seçtiği ben olmasam bile, yeri gelmişken kullanayım.
Hayatımın en ilginç tecrübelerinden birini yaşıyorum. Bunu yaşamış, yaşayan ve yaşayacak tek kişi değilim ama hepimizin yerine bir konuşup rahatlayayım. Merhaba Erasmusseverler...
Herkesin Erasmus programı ve Erasmusa giden öğrenciler hakkında saçma sapan fikirleri var. Peki bu bireyler ailelerinden ve sevdiklerinden kilometrelerce uzakta, kısıtlı bir parayla ve sınırsız özgürlükle ne yaşıyorlar ? Erasmus deyince çılgın partiler, yüksek doz alkol ve herkesin birbirinin kucağına atladığı saçma sapan bir ortamdan başka birşey hayal ettirmediler sizlere bu zamana kadar. Fakat hayır efendim öyle değil. Bazen ailelerimiz bile yanılgıya düşüp bizlere buraya 6 aylık 5 yıldızlı bir tatile gelmişiz ve bencillik yapıyormuşuz gibi davranabiliyorlar hatta. Oysa biz burda sadece kendimizi gerçekleştiriyoruz.
Öncelikle beni bu yazıyı yazmaya iten olaylara değineyim:
- şuan 3 arkadaşım Amsterdam'da çok soğuk hava şartlarında evsiz barksız mahsur kaldı.
-2 arkadaşımın uçağı ertelendi, yarın kalkar mı ondan emin değiliz onlar da roma da mahsur kaldı
- ben ve 2 arkadaşım da birkaç gün önce Krakow'da 20 metrekarelik bir alanda aç susuz mahsur kaldık. Amaç Zakopane'ye gitmekti ama eve dönebildiğimize şükrettik.
Mahsur kalmak kelimesinin buradaki anlamı gerçekten heryerin kapalı olması, hava şartlarından ya da tatilden dolayı hiçbiryere vasıta bulamamak, hostelsiz kalmak, paranın kısıtlı olması, sinirden gülmek, yurda girerken sevinç çığlıkları atıp 3 gün yurttan çıkmamak.
İlk gününden itibaren bir yaşamda kalma mücadelesi içinde olduğumuzu söylesem çok abartmış olmam. Fakat iletişim kurmak istediğimiz yakın arkadaşlarımız bile bize sürekli 'kanka sen eğlen keyfine bak yaaa bizi boşver allahasen' cümlesini kurdukları için gittikçe içine kapanıyor insan. İlişkilerin değişiyor, hayata bakış açın değişiyor, kendi sınırlarını tanıyorsun. En büyük derdin geride bıraktığın eski sevgilin, bitmiş ilişkin, bitmiş ilişkinin yeni ilişkisi, artık konuşmadığın arkadaşın, gelecek kaygınken birden ayak parmakuçlarının soğuktan ince bir sızıyla beynini kemirdiğini görüp ağlamamak için kendini zor tutuyorsun. Yanlış ayakkabı giymişsin, bunu biryere not ediyor bir dahaki sefere teminli oluyorsun.
Peki bu macera nasıl başlıyor ? Ülkenden ayrılmadan önce dizlerine bir titreme geliyor önce. Diyorsun ki ben gidiyorum, şimdi herşeyi bırakıyorum. değişeceğim, siz de değişeceksiniz. Burada bıraktığm hayatım kontrolden çıkacak ve hiçbirşey eskisi gibi olmayacak. Özlemle terbiye edeceğim nefsimi. Benle yeterince iletişim kuramadığı için sinirleri bozulan annemin yine bana patlamasına da hazır olacağım, kendisini neden yeterince arayamadığımı anlayamayan babamın kırılmalarına da espiriyle cevap verip telefonu kapattıktan sonra ağlayacağım diyorsun. Bunların hepsine hazır geliyorsun. İstersen gelme, zaten ilk haftadan tokat üstüne tokat yiyorsun.
Dizlerin titrerken yutkunamamaya başlıyorsun. Bir yanın geriye doğru hızla koşup başladığın noktada sadece durmak isterken bir yanın ileriye doğru atılmak istiyor. Ben napıyorum diyorsun ? Nereye gidiyorum, çok da uzun bir zaman, ya sevdiklerime birşey olursa, ya başıma birşey gelirse? Tek başımayım. Yapayalnız. Bir kez daha yutkunup sırtını dikleştiriyorsun ve ileriye doğru bakmaya devam ediyorsun. Buraya geldiğinde seninle birlikte bu ortamı paylaşan herkese içten büyük bir saygı duyuyorsun. Hepsi diyorsun aynı zorluğu yaşadılar ve o cesur adamı attılar. Dilini bilmiyorum ama yüreğini hissediyorum diyorsun.
Sonra alışmaya çalışmak. Hiç bilmediğin bir dilde, İngilizce konuşma oranının da az olduğu bir yerde yaşamaya başlıyorsun. Markette neyin ne olduğunu anlamak için haftada defalarca kez kafanı eğip raflara uzun uzun bakıyorsun. İğrenç peynirler tattıktan, yanlış ekmeği seçtikten ve yanlış su markasından vazgeçmeyi öğrendikten sonra artık market fişinde neyin ne olduğunu anlamaya başlamaya seviniyorsun. Beklentilerin işte böyle düşüyor. Market fişinde hangisinin peynir hangisinin ekmek hangisinin su olduğunu anlayınca, çay yerine herbata dediğin gün, kasiyere onun dilinde teşekkür edip gülümsemesini gördüğünde sevinç kaplıyor içini. Böyle böyle küçük şeyler seni tatmin etmeye başlıyor. İşte hayattan beklentilerini tam olarak o gün düşürmeye ve realist olmaya başlıyorsun.
Ders programlarıyla, imzalarla, sunumlarla ve devam zorunluluklarıyla cebelleşip soğukta bir oraya bir buraya koşuşturduktan sonra o herkesin çok özenip bir de bin türlü laf ettiği gezme olayına geçiyorsun. Zaman yönetimini iyi yapman gerekiyor çünkü kimsenin sandığı gibi burda hayat boş beleş değil. Beli sorumlulukların var. Hocalara mail yağdırıyorsun. Şu tarihlerde Paris'te olacağım lütfen mazur görün, Oradan Barcelona'ya geçeceğim, ay işte Sangria içeceğim hocam nolur benim sınavı haftaya erteleyin. Ucuz bilet bu zamana vardı hocam, kusura bakmayın. Şıpraşam barzo hocam diyorsun.
O da sana Dear Yağmur, okey have fun diyor, sonuna da Best Regards yazıyor. Oh be diyorsun. İşte o an yüzünde güller açıyor, daha yolda başına geleceklerden habersiz sırt çantanı hazırlıyorsun.
Birkaç ay sonra yaşam tarzın değişmeye başlıyor. seyahat makyaj malzemenle normal makyaj malzemen ayrı yerlerde duruyor raflarda. Seyahat ayakkabın, normal ayakkabın. Seyahat çantan, normal çantan. Yorgun düşüyorsun, hasta olup yataklara düşüyorsun. herkes elinde vitamin içeren ne varsa ağzına atmaya başlıyor. Gecenin bir yarısı arkadaşına ıhlamur kaynatıyorsun, ateşlenip yataklara düşen arkadaşının ateşini saat başı ölçüp duruyorsun, daha önce tek kelime konuşmadığın biri halini görüp sana tarhana pişiriyor ve işte hiç tanımadığın güzel ruhla o an kardeş oluyorsun. Bizi buraya hayat tesadüfen atmadı kardeşim, bunu biliyorsun. Yolculuğumda bana eşlik ettiğin için minnettarım demiyor, kapısına güzel bir not asıp uyandığında mutlu olmasını diliyorsun.
Buraya hiçkimse mutlu gelmiyor. Size bunu şöyle açıklayayım. Bir arkadaşım çok sarhoşken çok anlamlı bir cümle kurdu bu konu için. Dedi ki 'Yağmur, buraya hayatından memnun olan hiçkimse kalkıp da gelmez, baksana bize hepimiz arayış içindeyiz. İşte bizim ortak noktamız bu. '
Arayış içinde olmak ne aradığını bile bilmemek, bir kör noktayı takip etmek ama umudunu kaybetmemek. Zamanla herşeyin küçük adımlarla iyiye doğru gittiğini görmek ve yeni benliğinle tanışmak. Yeni beklentileri olan ve hayata bakış açısı tamamen değişmiş, tersine dönmüş bir sen. Çok daha sakin, çok daha gerçekçi, iç huzurunu adım adım yakalamakta olan bir birey.
Bu yazı şu an Dünya'nın dört bir yanında kelimenin gerçek anlamıyla mahsur kalmış kardeşlerime adanmıştır. Sağ salim dönesiniz diye sabaha kadar dua edeceğim. Kendimizi gerçekleştirmeye!
Keşke sesim güzel olsaydı da acıklı bir türkü patlatıp rahatlasaydım, ama mümkün değil. Acıklı bir yazı patlatıp rahatlayacağım. Okumamak da bir seçim. Bu hayatta yaptığım en iyi şeylerden biri insanların seçimlerine saygı duymaktır, seçtiği ben olmasam bile, yeri gelmişken kullanayım.
Hayatımın en ilginç tecrübelerinden birini yaşıyorum. Bunu yaşamış, yaşayan ve yaşayacak tek kişi değilim ama hepimizin yerine bir konuşup rahatlayayım. Merhaba Erasmusseverler...
Herkesin Erasmus programı ve Erasmusa giden öğrenciler hakkında saçma sapan fikirleri var. Peki bu bireyler ailelerinden ve sevdiklerinden kilometrelerce uzakta, kısıtlı bir parayla ve sınırsız özgürlükle ne yaşıyorlar ? Erasmus deyince çılgın partiler, yüksek doz alkol ve herkesin birbirinin kucağına atladığı saçma sapan bir ortamdan başka birşey hayal ettirmediler sizlere bu zamana kadar. Fakat hayır efendim öyle değil. Bazen ailelerimiz bile yanılgıya düşüp bizlere buraya 6 aylık 5 yıldızlı bir tatile gelmişiz ve bencillik yapıyormuşuz gibi davranabiliyorlar hatta. Oysa biz burda sadece kendimizi gerçekleştiriyoruz.
Öncelikle beni bu yazıyı yazmaya iten olaylara değineyim:
- şuan 3 arkadaşım Amsterdam'da çok soğuk hava şartlarında evsiz barksız mahsur kaldı.
-2 arkadaşımın uçağı ertelendi, yarın kalkar mı ondan emin değiliz onlar da roma da mahsur kaldı
- ben ve 2 arkadaşım da birkaç gün önce Krakow'da 20 metrekarelik bir alanda aç susuz mahsur kaldık. Amaç Zakopane'ye gitmekti ama eve dönebildiğimize şükrettik.
Mahsur kalmak kelimesinin buradaki anlamı gerçekten heryerin kapalı olması, hava şartlarından ya da tatilden dolayı hiçbiryere vasıta bulamamak, hostelsiz kalmak, paranın kısıtlı olması, sinirden gülmek, yurda girerken sevinç çığlıkları atıp 3 gün yurttan çıkmamak.
İlk gününden itibaren bir yaşamda kalma mücadelesi içinde olduğumuzu söylesem çok abartmış olmam. Fakat iletişim kurmak istediğimiz yakın arkadaşlarımız bile bize sürekli 'kanka sen eğlen keyfine bak yaaa bizi boşver allahasen' cümlesini kurdukları için gittikçe içine kapanıyor insan. İlişkilerin değişiyor, hayata bakış açın değişiyor, kendi sınırlarını tanıyorsun. En büyük derdin geride bıraktığın eski sevgilin, bitmiş ilişkin, bitmiş ilişkinin yeni ilişkisi, artık konuşmadığın arkadaşın, gelecek kaygınken birden ayak parmakuçlarının soğuktan ince bir sızıyla beynini kemirdiğini görüp ağlamamak için kendini zor tutuyorsun. Yanlış ayakkabı giymişsin, bunu biryere not ediyor bir dahaki sefere teminli oluyorsun.
Peki bu macera nasıl başlıyor ? Ülkenden ayrılmadan önce dizlerine bir titreme geliyor önce. Diyorsun ki ben gidiyorum, şimdi herşeyi bırakıyorum. değişeceğim, siz de değişeceksiniz. Burada bıraktığm hayatım kontrolden çıkacak ve hiçbirşey eskisi gibi olmayacak. Özlemle terbiye edeceğim nefsimi. Benle yeterince iletişim kuramadığı için sinirleri bozulan annemin yine bana patlamasına da hazır olacağım, kendisini neden yeterince arayamadığımı anlayamayan babamın kırılmalarına da espiriyle cevap verip telefonu kapattıktan sonra ağlayacağım diyorsun. Bunların hepsine hazır geliyorsun. İstersen gelme, zaten ilk haftadan tokat üstüne tokat yiyorsun.
Dizlerin titrerken yutkunamamaya başlıyorsun. Bir yanın geriye doğru hızla koşup başladığın noktada sadece durmak isterken bir yanın ileriye doğru atılmak istiyor. Ben napıyorum diyorsun ? Nereye gidiyorum, çok da uzun bir zaman, ya sevdiklerime birşey olursa, ya başıma birşey gelirse? Tek başımayım. Yapayalnız. Bir kez daha yutkunup sırtını dikleştiriyorsun ve ileriye doğru bakmaya devam ediyorsun. Buraya geldiğinde seninle birlikte bu ortamı paylaşan herkese içten büyük bir saygı duyuyorsun. Hepsi diyorsun aynı zorluğu yaşadılar ve o cesur adamı attılar. Dilini bilmiyorum ama yüreğini hissediyorum diyorsun.
Sonra alışmaya çalışmak. Hiç bilmediğin bir dilde, İngilizce konuşma oranının da az olduğu bir yerde yaşamaya başlıyorsun. Markette neyin ne olduğunu anlamak için haftada defalarca kez kafanı eğip raflara uzun uzun bakıyorsun. İğrenç peynirler tattıktan, yanlış ekmeği seçtikten ve yanlış su markasından vazgeçmeyi öğrendikten sonra artık market fişinde neyin ne olduğunu anlamaya başlamaya seviniyorsun. Beklentilerin işte böyle düşüyor. Market fişinde hangisinin peynir hangisinin ekmek hangisinin su olduğunu anlayınca, çay yerine herbata dediğin gün, kasiyere onun dilinde teşekkür edip gülümsemesini gördüğünde sevinç kaplıyor içini. Böyle böyle küçük şeyler seni tatmin etmeye başlıyor. İşte hayattan beklentilerini tam olarak o gün düşürmeye ve realist olmaya başlıyorsun.
Ders programlarıyla, imzalarla, sunumlarla ve devam zorunluluklarıyla cebelleşip soğukta bir oraya bir buraya koşuşturduktan sonra o herkesin çok özenip bir de bin türlü laf ettiği gezme olayına geçiyorsun. Zaman yönetimini iyi yapman gerekiyor çünkü kimsenin sandığı gibi burda hayat boş beleş değil. Beli sorumlulukların var. Hocalara mail yağdırıyorsun. Şu tarihlerde Paris'te olacağım lütfen mazur görün, Oradan Barcelona'ya geçeceğim, ay işte Sangria içeceğim hocam nolur benim sınavı haftaya erteleyin. Ucuz bilet bu zamana vardı hocam, kusura bakmayın. Şıpraşam barzo hocam diyorsun.
O da sana Dear Yağmur, okey have fun diyor, sonuna da Best Regards yazıyor. Oh be diyorsun. İşte o an yüzünde güller açıyor, daha yolda başına geleceklerden habersiz sırt çantanı hazırlıyorsun.
Birkaç ay sonra yaşam tarzın değişmeye başlıyor. seyahat makyaj malzemenle normal makyaj malzemen ayrı yerlerde duruyor raflarda. Seyahat ayakkabın, normal ayakkabın. Seyahat çantan, normal çantan. Yorgun düşüyorsun, hasta olup yataklara düşüyorsun. herkes elinde vitamin içeren ne varsa ağzına atmaya başlıyor. Gecenin bir yarısı arkadaşına ıhlamur kaynatıyorsun, ateşlenip yataklara düşen arkadaşının ateşini saat başı ölçüp duruyorsun, daha önce tek kelime konuşmadığın biri halini görüp sana tarhana pişiriyor ve işte hiç tanımadığın güzel ruhla o an kardeş oluyorsun. Bizi buraya hayat tesadüfen atmadı kardeşim, bunu biliyorsun. Yolculuğumda bana eşlik ettiğin için minnettarım demiyor, kapısına güzel bir not asıp uyandığında mutlu olmasını diliyorsun.
Buraya hiçkimse mutlu gelmiyor. Size bunu şöyle açıklayayım. Bir arkadaşım çok sarhoşken çok anlamlı bir cümle kurdu bu konu için. Dedi ki 'Yağmur, buraya hayatından memnun olan hiçkimse kalkıp da gelmez, baksana bize hepimiz arayış içindeyiz. İşte bizim ortak noktamız bu. '
Arayış içinde olmak ne aradığını bile bilmemek, bir kör noktayı takip etmek ama umudunu kaybetmemek. Zamanla herşeyin küçük adımlarla iyiye doğru gittiğini görmek ve yeni benliğinle tanışmak. Yeni beklentileri olan ve hayata bakış açısı tamamen değişmiş, tersine dönmüş bir sen. Çok daha sakin, çok daha gerçekçi, iç huzurunu adım adım yakalamakta olan bir birey.
Bu yazı şu an Dünya'nın dört bir yanında kelimenin gerçek anlamıyla mahsur kalmış kardeşlerime adanmıştır. Sağ salim dönesiniz diye sabaha kadar dua edeceğim. Kendimizi gerçekleştirmeye!
Hayat boyunca herkes arayış içerisindedir bence, genç yaşlarda bunu daha yoğun yaşarız. Yavaş yavaş hazırlandığın gerçek bir hayat ve öğrenilmesi gereken pek çok şey...
YanıtlaSilNe istiyorum?, nerede yaşamalıyım?, nasıl bir iş yapmalıyım, nasıl biriyle yaşamak istiyorum, arkadaşlık kavramı ve daha ekleyebileceğim cevaplanması gereken birçok soru var. Bu sorulara oturduğun yerden cevap vermek kolay değil
Erasmus'taki arayış ile bunun cevapları değişiyor veya yeni sorular sorduruyor. Hangi şehirde yaşamalıyım? Hangi ülkede , nasıl biriyle yaşamak istiyorum? Ülke sınırları dışına , arkadaşlık kavramı bambaşka bir şekil değiştiriyor.(Bu Türkiye'de daha iyi veya kötü değil. Farklı işte ). Bunların yanı sıra edindiğin bilgiler ve yaşadıklarında cabası.
Hayatın boyunca hiç kimse al sana 1700 euro dönemlik para git Avrupa'da gez, oku veya yaşa demeyecek. Kişisel fikrim mezun olduktan sonra hayat sana bu arayış fırsatını ne maddi ne manevi veremeyebilir. Keyfini çıkar! Anladığım kadarıyla çıkartıyorsun zaten :) Devam et ! Ne kadar gezersen gez, ne kadar yaşarsan yaşa çoğu zaman insanın içinde sorduğu bütün sorulara cevap bulması için ömrü yetmeyebiliyor. Ama birkaç tane soruyu çözüme kavuşturabilirsen ne mutlu sana :)
ya ben bunu yeniden okudum. teşekkürler gerçekten :))
Sil