Merhaba

Dün toplamda 6 kez kustum. Bir ev arkadaşım ayaklarıma patik geçirirken diğeri sırtımı sıvazlıyordu. Bir an başka bir arkadaşım daha yardıma geliyordu ve balkon kapısını açıp ufoyu kapatıyordu, bense tir tir titrerken 'yarın o banyoyu ben temizleyeceğim tamam mı' diye kendime sözler veriyordum. Berbat bir gece geçirdik. Aslıda son günlerim genel olarak berbat ve bunu değiştirmeyi gerçekten çok istiyorum. Belki dün tüm can sıkıntımı kusmuşumdur, bilemeyiz.

Aylar sonra Türkiye'de yaşamaya devam etmek biraz garip bir durum. Yıllarca yurt dışında yaşayıp Türkiye'ye dönen gurbetçi kardeşlerimizle hep dalga geçtik. Fakat ben de şimdi bir küçük gurbetçiyim ve şey, aslına bakarsak biraz komik durumdayım.

İlk izlenim:

Her yerin fazla kalabalık gelmesi, insanların çok hızlı hareket etmesi ve çok hızlı konuşması (ve senin tüm konuşmaları yüzde yüz anlayabilmen ve hayatın boyunca ilk kez bundan yorulduğunu hissetmen)

Çılgın trafik, korna sesleri, saldırgan hareketler, korku

Harika yemekler, muhteşem leziz ve fevkalade mutfak, buzdolabını açıp açıp kapatmak ve tekrar tekrar mutlu olmak, kilo almaya başlamak

Rahat rahat nasıl olsa kimse beni anlamıyor ki diye ortalık yerde ona buna sallayamamak.

Yürürken kaldırım taşına takılıp düşecek kadar aval olmaya başlamak ( çünkü her şey birden fazla ve hızlı geliyor, sanırım insanın beyni karışıyor ve etrafı izlerken falan pat diye bir yerlere çarpıyorsun sürekli)

Sonraki haftalar:


Her şey daha iyiye gidiyor, özünü hatırlıyorsun, yurt dışı anıları çok geçmişte kalan bir rüyaya dönüşmeye başlıyor, özlem azalıyor, yerini endişeye bırakıyor.

Daha önceden hoşlandığın şeyleri hatırlamıyorsun, yeni bir sen olmuşsun, hatırlasan bile artık keyif almadığını fark edip hayal kırıklığına uğruyorsun. Kendine yeni uğraşlar edinmen lazım.

İletişim becerilerin tamamen değişmiş, bu kadar değişmez yok artık demişsin yine de değişmiş. Yeniden buraya ayak uydurmak mı lazım yoksa oluruna bırakmak mı. Bir kafa karışıklığı daha beliriveriyor hemen yandan yandan.

Gelecek kaygısı, Türkiye'de yaşamanın en zor yanı. Hemen bir gelecek kaygısı oluşuyor yukarıda, düşünce balonu halinde beynine soldan yanaşıyor. Sanki o kaygıyı taşımazsan buraya yeniden ait olamayacakmışsın gibi. Çok rahat hissettiğin zaman suçluluk duyuyorsun çünkü kimse rahatlayamıyor. O kaygı her bünyede eser miktarda mutlaka bulunmalı gibi.

Şimdilerle:

Politika, can kayıpları, felaketler, haberler, işsizlik oranları, olası krizler, mezuniyet telaşı, gelecek kaygısı... Evet şimdi yeniden adapte oldum. Dün yurt dışındaki Yağmur'u toplamda 6 seferde kustum. Fazla rahat ve fazla mutluydu. Buraya yeniden ayak uyduramıyordu. Bir süreliğine lavabonun deliklerinden uzaklara yolladım onu. Sonra geri çağıracağım.



İki gün önce hayatında hiç oy kullanmadığını ve bundan sonra da kullanmayacağını, ülkedeki her şeyden memnun olduğunu, cebimizin ilk defa para gördüğünü, Konya'dan doğuya gitmediğini ve asla gitmeyeceğini ama ülkenin her karış toprağına kurban olacağını, her türlü özgürlüğe sahip olduğumuzu söyleyen eczacı bir arkadaşla tanıştım. Söyle bana hemen lanet olasıca Unicornları nereye sakladın! dedim içimden. Bakın bu cümlelerden sonra tartışmaya devam bile etmedim. Bence bizim ülke koca bir kahveye dönsün, gün boyu batak çevirip çay içelim. daha fazlası değil.


Gezi bir şeyleri değiştirir diye umut etmiştik. O kadar nankör ve pişkin bir milletiz ki gerçekten tahammül edemiyorum artık. Mesela Çanakkale şehitlerini andık ya geçen gün. Bence şu an ülkede halinden memnun yaşayıp pişkin pişkin göbeğini kaşıyan ve 'daha ne isdiyonuz oolum herseyimz var oh mis gibi ülke susun lan' diyen insanlar o zamanda yaşasaydı Çanakkale'de şehit olan canlara da 'ne savaşıyonuz oolum herşey var işte aç mısınız açıkta mısınız lan' derlerdi. Şimdi hepsi feysbukta şehitlerimizi andı. Çünkü nankör olmak bunu gerektirir.

Ha tüm bunlara rağmen Türkiye'de olmaktan hunharca zevk aldığım anlar da olmuyor değil. 


Mesela yolda yürürken yanındaki adam kulağında tuttuğu telefondan 50 cm. uzaktaki dirseğini havaya kaldırmış, diğer eliyle de hararet yaparken ulan sen ne profesyonel bi gerizekalısın diye bağırınca küfür ve hakaretin her türlü suretini görüp sevdiğin ülkene bir kucak açıp melabaaa diye bağırasın geliyor.

Bankın üstündeki heykelden kadına yanından geçen adam 'ne düşünüyon kız kara kara eheheh' diyip geçiyor. Birinin onu duyduğunun farkında bile değil, kendi kendine eğleniyor.

Farklı görüşlerden de olsa pek çok arkadaşınla aynı masada oturup çay eşliğinde önce politika sonra ekonomi sonra sosyo kültürel yaşama el atabiliyorsun. Ciddi şeyler konuşabiliyorsun yani, güzel oluyor.

Nakit çıkmayınca 'abi sonra getiririm ben' diyorsun mesela, abi 'tamam güzel kardeşim önemli değil' diyor.

Elektrikli şofben bozulabiliyor, ketılda su kaynatıp duş almaya çalışıyor ve hasta oluyorsun ama hayatının en eğlenceli duşunu almış oluyorsun. Ailene durumu acıklı bi şekilde anlatmaya çalışıyorsun, olsun hayatın gerçeklerini öğrenirsin kıymet bilirsin zahaaaaa diyorlar.

Şofbeni yaptırıyorsun bu sefer de sular kesiliyor.

Çaydanlığı ketılı mutlukları falan kireç sökücüyle temizleyip stres atabiliyorsun. Bakın bunu yurt dışında yapamazsınız. Çaydanlık bile yok bikere.

Ocağı da yağ sökücüyle temizleyip ferahlayabiliyorsun, yaşasın domestos bir de.

Kurutma makinesi yok. Mis gibi çamaşırları silkeleyip gere gere ipe asıyorsun. Mis gibi kokuyor. o ne be kurutma makinesi, olmaz öyle.

Tek başına değilsin en önemlisi, komşu kapını çalıyor süpürge istiyor. Sonra biz bunu bozmuş olabiliriz diye utana sıkıla özür diliyor. Ya bu dünyanın neresinde var, boşver kardeşim derdin süpürge olsun.

Mahalle arasında Müzeyyen Senar çalabiliyor, tüm mahalle birlikte dertleniyor.

Maç zamanı kahvedeki abiler bağırıyor, hep birlikte rahatlıyoruz. Oh.

Kahvaltı sofrası bir de, nutella neymiş ya kaymak dururken. Kaymak- bal- 50 çeşit peynir, ev yapımı reçel, çay, kızarmış ekmek. Kahvaltı, Ne kadar güzel bir kelime. Çocuğumun adını kahvaltı koyacağım.

Başta çıldırıyordum, sonra birden yine çıldırmadım belki başka sefere çıldırmam yine.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar