MERHABA
Her sabah olduğu gibi bu sabah da 'gözlüğüm nerda gözlüğüm nerda' diye aranarak uyandım. Sürekli ilginç yerlerde kaybettiğim için iki tane gözlüğüm var ve buna rağmen bazen ikisini de kaybedebiliyorum. İşte böyle zamanlarda en yakınlarımı, arkadaşlarımı, ailemi özlüyorum. Mesela Ezgi olsa şimdi 'öff gerizekalı bu kız yemin ediyorum ya' surat ifadesiyle gözlüğümü eliyle koymuş gibi bulur getirirdi. İşte böyle anlarda özlüyor insan.
Aranızda hiç havaş otobüsünde ya da otogarda ağlamayan var mı?
Uzun yolculuklarda sevdiklerinle ayrılamadan önce otobüsteki amcaların merhametli bakışlarından gözlerini kaçırarak hafif hafif burnunu çekmek şarttır. Ağlamıyorsan sorun var arkadaşım. Her gün de yola çıkacak olsam o gözyaşı akacak. O bahsettiğim özlediğin insanları Allah'a emanet etmeyi teyit eden bir harekettir ağlamak.
Otogar anıları da hep unutulur ama birbirini hiç tanımayan ağlayan insanlar birbirine sarılıp destek olur oralarda. Sonra poşetinden börek çıkarıp ikram eder sarıldığına. Kurumamış göz pınarınla gülümsersin karşılıklı. Sakin ol, geçecek dersin bakışlarınla. Sonra kulaklığını takar tüm derdini tasanı başını yasladığın camın ardında kalan yollara teslim edersin. Teslimiyetini de alnının pencerede bıraktığı o saçma sapan izle belgeler kimse görmeden silmeye çalışırsın. Hehe :D
Benim özlemlerim bile tersten geliyor. Sevdiğimden ayrıldığımın ertesi günü diş macunuyla yaşadığım duygusal anlara benzer bu durum. Diş macunu bitmiş, deniyorum ama yok bitmiş yani. Ben ona bakıyorum o bana. Normal şartlarda çöpe atmam lazım, atamıyorum. Duygusal bağ kurmuşum macunla. İnsan bi diş macununun bile bitişini kabullenemiyor ben bu ilişkinin bitişini nasıl kabulleneyim şimdi diye gözlerim doluyor. Diş macunununa bağlanan insan sevdiğinden nasıl ayrılsın kahpe dünya. Neyse halime gülüyorum hemen geçiveriyor. Yüreği sizin için çarpmayan bi insana yapabileceğiniz en büyük iyilik boğazınızda kalmış o bir türlü yutkunamadığınız tükrüğü yoksayarak ona saygı duymaktır. İşte böyle anlarda artık o diş macununu da çöpe atmalısınız. Diş macununu serbest bırak. Dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır...
17.09.2014
Gelelim efsanevi yolculuğumun başladığı yere. Gaziantep havaş bekleme şeysi. Annem arabaya bindi ağlıyor farkındayım, Ablamı Kıbrıs'a ilk yolladığımızda da böyle olmuştu kadıncağız. Yol boyunca hiçbirşey yokmuş gibi davrandı mutlu mesut kahkahalarla kızı yolladı. Arabaya bindik birden höykürmeye başladı. Güçlü kadınlar ne çeşittir bilmezsiniz. Sağ gösterip sol vurur onlar. Neyse o zamanlar daha küçüğüm evden birinin ayrılışını tam olarak kavrayamıyorum, umrumda değil dünya ablam gitmiş falan işte. Eve girdik, kitap okuyacağım, yarım kalmış kitabım. Tam yatağıma uzandım yan yatak boş. Ulan ablam yok! kafamı çevirip bakıyorum yine yok. wooowwooowooow COME ON ablam gitmiş. BU SERT OLDU YALNIZ. Anne ben bir koşup geliyorum az önce şoka girdim sanırım.
18.09.2014
Neyse Gaziantep'ten İzmir'e geçiyorum. Arkadaşlarımla vedalaşacağım ve sadece bir günüm var. Uçakta genç bir kadın kafamı dizime koyup uyuyabilmeme şok oluyor ve 'ay canım çok uykun var sanırım' diye dürtüyor beni. Yok bacım beni yol tutuyo bu bi saatlik yolculukta ben 4 saatlik uyuyorum diyemiyorum. 'Ehe hebet hehe' falan dedim geçiştiriyorum. Kadının yanında Suriyeli bir kadın var kocasının kendisini aldattığını düşündüğüyle bizimkini darlayıp duruyor. Düğün fotoğraflarına balayına kadar gidiyorlar. Kadın kocasının telefonunda yakaladığı mesajları anlatmaya çalışıyor bozuk Türkçesiyle can havliyle. Deli gibi uykum var ama iş bana düşüyor tabi burda. Ya kadın kendini kesicek bu muhabbet esnasında ya ben onunla sohbet edip diğer kadını susturmasına yardım edeceğim. Koltuğumda doğrulup vira bismillah diyor ellerimi dizlerime koyup tek kaşım havada yavaş yavaş kafamı genç kadına doğru sevaptır haydi Yağmur diye çeviriyorum. Beni hiç pişman etmeyen bir sohbete başlıyoruz. Kadın baya bir ülke gezmiş hiç tanımadığı insanların evlerinde kalmış. Ben aslında korkağın tekiyim kocaman valizlere birsürü eşya doldurup gezmek hakkında hiçbir şey bilmeyen çok titiz biriyim ama yine de bir şekilde başardım diyor. Alnından öpesim geliyor zaten minnacık bişey. Uçaktan ayrılırken bana bol şans diliyor ve Alaçatı'ya tatile gitmek üzere arkadaşlarıyla buluşuyor. Alaçatı kötü bir fikir daha güzel yerler var aslında diyemiyorum. Az önce o kadını diğer kadından kurtardığım için kazandığım sevap pointlerim bende kalsın istiyorum.
Otobüsüme biniyorum ve bir an önce eve gidip kızlara kavuşmak için dakikaları saymaya başlıyorum. Yolculuk bir türlü bitmiyor. Yolda kuzeyden geldiği her halinden belli olan Erasmus öğrencileri Türkiye'ye ilk defa adım atmışlığın mallığıyla otobüse biniyor. Otobüs şoförü İngilizce bilen var mı diyor. 'Buyur abi ben de polonyaya uçuyorum zaten hıaa' demiyorum tabi. Erasmus kardeşlerime yardım ediyorum, nereye nasıl gidecekler nasıl bilet alacaklar valizlerini nerelerine sokacaklar tek tek anlatıyorum. Heyecandan yüzleri kızarmış, hayatlarının en büyük tecrübelerinden birine adım atmış bu toplulukta kendi yansımamı görüyorum. Hep birlikte nasıl heyecanlıyız dimi adeta altımıza işiycez heyecandan!
Yol hala bitmiyor, bu sefer de Manisalı yaşlı bir amca beni lafa tutuyor. Yani insanların beni yolda böyle lafa tutma sevdaları nereden geliyor anlamıyorum. Alnımda bu kızın çok ilginç bir hikayesi var mı yazıyor? Onlarca kişi varken amca gelip kasıtlı bir şekilde benim yanıma oturuyor ve 'nere gidip durusun gari' tarzı bişeyler diyor. Amca çok tatlısın aslında yanaklarını sıkasım var ama hadi neyse senle de sohbet edelim hadi hadi durma! Bahset üç çocuğundan, ne iş yaptıklarından ve bir de kaç torunun olduğundan bahset ben de o arada babamı düşünüp dertleneyim.
Amcanın yanını başka bir amcaya devredip ayağa kalkıyorum. Yol hala bitmiyor. Altı üstü Bornova'ya gideceğiz be kardeşim. Ayakta kendi başıma yolun bitmesi için besmele çekmek isterken gereksiz bir centilmenlik pörtleyiveriyor hemen yan koltuktan. Evet sabrım sınanıyor. Çocuk ille de sen otur diye tutturuyor. Yahu oturmak istemiyorum sen otur. Ben senin yerine oturursam sana da benle sohbet etme şansı vermiş olacağım ve böylelikle sen bana yürümeye ve birkaç dakika içinde koşmaya başlayacaksın. Tam tahmin ettiğim gibi çocuk bana koşuyor. KARDEŞİM BEN ÖBÜRGÜN POLONYAYA GİDİYORUM demiyorum ona da. 1 saat ayakta dikildi çocuk centilmenlik uğruna, kaç yıldır İzmir'de olduğundan ne okuduğundan ve memlekette ne iş yaptığından bahsetmek onun da hakkı tabi.
Ve sonunda Bornova. Geceleri başka güzel, her daim canlı. Pilavcı abi her zamanki yerinde duruyor koşup sarılasım var. Sarı ışıklar eski sokaklarını aydınlatmış. Küçükpark'ın girişi beni çekiyor ama elimde valizim var. İstemeye istemeye taksiyle eve gidiyorum. Geceleri o sokaklarda tek başıma yürümeyi özleyeceğim. Her mekanın önünden geçerken tanıdık yüzler görüp selamlaşmayı ve üniversite ikiden gelen taze çay kokusunu, büyükparkın delisi abiyi bile özleyeceğim. Eve girmemek için bize her zaman birsürü sebep veren sevgili Bornova, evsiz köpekleri seven güleç yüzlü insanlar ve büyükparkın çimleri. Hepinizi özleyeceğim. Ama şimdi gidip sevdiklerimle vakit geçirmem gerek çünkü çok az vaktim var.
Gözümüzden uyku aka aka sabaha kadar sohbet ediyoruz. Tabi ki ilk sızan her zamanki gibi ben oluyorum. Konuşurken, düşünürken, sohbetin ortasında, hatta yemek yerken bile uyuyabilen bir insanım. Bir sonraki gece sabaha karşı tekrar yola çıkıyorum, hop İstanbul'dayım. Sorun şu ki bu kısmı tam hatırlamıyorum. Muhtemelen uçağı beklerken bekleme salonunda ayaklarımı uzatıp gündoğuşunu izlerken uyukladım ve insanlar da beni izledi çünkü benden başka yatar pozisyonda kimse yoktu. Uçakta grup halinde bir tv programına giden bol makyajlı ve bol parfümlü kadınlar olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Suratlarına kusmak istediğimi de. Az önce içime çektiğim doğal gün doğuşu manzarasını ve sabahın temiz kokusunu boyalı suratlarınızla ve iğrenç parfümlerinizle kirlettiğiniz için kusmak istiyorum hanımlar. Umarım programa Sevda Demirel gelir ve hepinizin suratına birer tokat atar.
19.09.2014
Ve İstanbul'dayım. Üç günde üç şehir. Uykusuz, aç, aksi, nalet Yağmur ve İstanbul'un hengamesi. Sabah sabah ablam başıma buyrukluğum, valizimin çok ağır oluşu, kahvaltıda az yiyişim ve neden nerede olduğumu sürekli mesaj atmayıp yolu kendi başıma bulmaya çabalamama ilgili çeşitli tartışma konularıyla kardeş olduğumuzu bir kez daha teyit edip işe gidiyor. Birkaç saate o dersteyken ben de dersane müdürüyle kahve içiyorum ve yine yolu ve nasıl geleceğini sormadan karşısına çıkan sorunlu kardeşine kabul veriyor. Abla olmak çok zor. Attım kendimi Sarıyer sahiline bacım, sizin buralar çok güzelmiş, yerler kaymıyo yalnız.
20,09,2014
Çıldırmış İstanbul'u çıldırmışlığıyla bırakıp gitmeye hazırlanıyorum. Yine havaşta duygusal anlar, dersaneden çıkıp bana yetişmek için taksimi ortadan ikiye yarıp koşturan abla, 24 kilo valizimi sarıyerden taksıme taşıyan enişte, vedaya gelen arkadaşlar ve aklımda tek bir soru: bu otobüs beni uçağıma yetiştirecek mi? Yolun tıkanmış olan diğer tarafında kırmızı vosvosu bozulmuş olmasına rağmen camdan dışarı hunharca bedeninin üst koca yarısıyla el sallayan bir dost, işte bu gördüğüm en komik hoşçakal'dı :)
Ve sonunda gidiyorum, ama önce biletimi bi kez kaybetmem çantamı yanlışlıkla yere boşaltmam, pasaportumu düşürmem ve ordan oraya koşuşturmam gerekiyor. Normalda çok kolay olması gereken işlemleri uykusuzluktan zorlaştırıyorum. Güvenlik görevlileri bıyık altından halime gülüyor, yere oturup çantamı toplarken kendi kendime söyleniyorum. Ve Atina'ya yolculuk başlıyor.
Uçakta yanımda oturan orta yaşlı insanlardan hunharca uyuduğum için kınayan bakışlarla trip yedikten sonra 8 saatten fazla zaman geçireceğim Atina havaalanına iniyorum. Bi ablamızla koşturuyoruz iner inmez, belli ki o da tuvalet arıyor. Tuvaletleri hepsi dolu, bir sonrakine koşuyoruz birlikte o da dolu. Ve sonunda birbirimize bakıp çaresizce gülüyoruz ve artık ülkeyi terkettiğimin ispatı olan o dilde 'sanırım ben çişimi tutacağım' diyorum.'ben de' diyip gülüyor ve birlikte uyuyacak yer bulmaya gidiyoruz. İlk cümlem çiş içerikli oldu, işte hayat bu kadar komik diyorum kendi kendime ve havaalanın bir köşesinde uyuyan küçük bir topluluğa katılıp yere, çantamın üstüne yatıp uyumaya başlıyorum. Uyurken içimden Tanrı'ya bana bahşettiği bu Dünya'nın her köşesinde ve her şart altında ortopedik yatakta yatıyormuşçasına uyuma yeteneğini verdiği için teşekkür ediyorum. Sabaha karşı uyanıp insanları izliyorum, artık yapacak hiçbirşeyim kalmıyor izlemekten başka. Sırt çantasıyla gezen çiftler, hatta aileler görüyorum. Herkes bi yere koşuşturuyor, kavuşanlar ve ayrılanlar sanki bana bir film sahnesi sunuyor. Aklımdan sırasıyla havaalanında başlayıp biten tüm o güzel filmleri geçiriyorum ve en güzelinde duruyorum. Love Actually!
21.09.2014
Bu sefer de Varşova'ya uçuşum. İndikten sonra ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu bilinmezlik sanki beni diri tutuyor. Kilolarca çantam var, uykusuzum ve açım. Direncim düşüyor ama gitmekte olduğum bilinmezlik kan akışımı hızlandırıyor sanki. Annemin çantama tepiştirdiği şeylerden atıştırıp duruyorum. Varşova'ya iniyorum ve arkadaşımın yazdığı talimatlara adım adım uymak için telefonuma bakıyorum. Ha! o kadar da bilinmez değilmiş çocuk herşeyi adım adım yazmış. Otobüs beklerken yine valizimin üstüne atlayıp oturuyorum ve yine insanlar bana bakıyor. Bakmayı kesin dostum, lütfen,' yolculuğum Antep'ten başladı ve sanırım şu an gözlerimin altı mor. Bir şekilde tren istasyonunu bulup yeni evim Torun'a doğru yola çıkıyorum.
Bu hayatta nerede olursam olayım hiçbir zaman kimseyi tanımıyormuş da yalnız kalmış aman ne yapacakmış hissine kapılmadım. Haklıydım da! Trende karşımda oturan tatlı çifti bir süre göz ucuyla kestikten sonra yan tarafta uyuyan çocuğa nerede ineceğini sordum ve Torun dedi. Sonraki muhabbet ise tam Yağmur'un başına gelecek cinsten aynen şöyle ilerledi:
-nereden geliyorsun
-Türkiye
-ah ben de İstanbul'da bir sene Erasmus yapmıştım
-yok artık tesadüfe bak
-ha ha yoksa senin adın Yağmur mu!
-evet nereden bildin
-ben seni zaten tanıyorum
Gördüğünüz gibi biz gitmeden namımız yürüyor arkadaşlar, Adrian Torun'da arkadaşlarımla tanışmış ve aynı trende olduğumuzu duymuş ancak beni bulamamış. Sohbete başlayınca da benim o kız olduğumdan emin olmuş ve 24 kilo valizimi taşımaya karar vermiş :) Antep'te olsam şu başıma gelen olaya anlam veririm ama bu seferki gerçekten tesadüften öte bir durumdu. Adrian hala çok iyi arkadaşımız, tüm seyahatlerimden önce bu tren saat kaçta oraya nasıl gideceğim diye kendisini darlıyorum ve sonra yine bildiğimi okuyorum. İyi yanı kafa tokuşturarak selamlaşmayı biliyor.
(TORUN'A VURULDUM, HOHOY YORGUNLUKTAN ÖLÜYORUM!)
22.09.2014
Muhteşem bir şarkıyla, bildiğimiz ve tanıdığımız herşeyden uzakta, biraz ürkek ama huzurlu bir sabaha uyanıyoruz. Suratımdaki aptal gülümsemeyi unutamıyorum, o şarkıyı da. Valizimi mentörümün evine bırakıp Varşova'ya dönmem gerekiyor. Kimse mentörüne bir türlü ulaşamazken benimki valizimi arabayla almaya geliyor ve dünya tatlısı bir kız. Geceyi Varşova'da geçireceğim ve İsveç'e gideceğim. Yine tren yolculuğu ve Varşova. Hatları ve durakları takip ederek, ona buna sora sora National Defence Üniversitesine gidiyorum. Daha önce burada Erasmus yapmış arkadaşlarımın arkadaşında kalacağım. Yolculuğumun başından bugüne en çok daha önce Erasmus yapmış kişilerden yardım gördüm çünkü ondan tecrübe etmişler ki erasmus sadece partileme ve eğlenip ülkeye dönme yeri değil. Birçok zorluğa aynı anda göğüs geriyorsun Erasmus'ta ve karşına çıkan olumsuzluklara mızmızlanacak vaktin yok. Anında çözmen gerekiyor.

Ve sonunda Varşova'da Robert'la buluşuyoruz. Muhtemelen bir daha gitsem bulamam ama kırmızı bir trene bindim ve şans eseri bir yerlerde indim işte.
Robert tipimin kaymışlığından yorgun olduğumu anlıyor ve bana birsürü güzel yiyecek hazırlayıp çay içirdikten sonra misafir kanepesine yatak hazırlıyor.Biraz sohbet ediyoruz. Radyo programı açık, bilmediğim bir dilde program dinliyorum, rahatsız olur musun sabaha kadar çalışacağım diyor. Ne demek efendim huzurumdan ölebilirim şu an devam et sen diyorum. Kendimi dedesinin hazırladığı pofuduk yatağa zıplayan Heidi gibi hissediyorum ve Robert'ın klavye seslerine karışan radyo sesleriyle muhteşem bir uykuya dalıyorum.
Sabah da kahvaltı hazırlayarak Robert beni utancımdan yerin dibine sokuyor Türk mantığıyla bari pişmaniye neyin getireydik çocuğa diyorum. Hiç önemli değil Türk arkadaşlarımın arkadaşı benim de arkadaşımdır şeklinde baya uzun ve kafa karıştırıcı bi cümle kuruyor. Olmuş bu çocuk diyorum, belki onunla da kafa tokuştrabiliriz birazdan. Sonra birlikte okulu gezmeye çıkıyoruz. Varşova'yı muhteşem bir sonbahar zamanında tanıyorum.
Amma yazdım, yazmasam içimde kalırdı. İsveç ve Berlin'i sonra yazayım. Torun'un güzel günbatımından sevgiler. Burada hava 1 derece. Güneş bize feyk atıyor. Ayrıca herkes hasta.
Her sabah olduğu gibi bu sabah da 'gözlüğüm nerda gözlüğüm nerda' diye aranarak uyandım. Sürekli ilginç yerlerde kaybettiğim için iki tane gözlüğüm var ve buna rağmen bazen ikisini de kaybedebiliyorum. İşte böyle zamanlarda en yakınlarımı, arkadaşlarımı, ailemi özlüyorum. Mesela Ezgi olsa şimdi 'öff gerizekalı bu kız yemin ediyorum ya' surat ifadesiyle gözlüğümü eliyle koymuş gibi bulur getirirdi. İşte böyle anlarda özlüyor insan.
(GÖZLÜĞÜMÜ KAYBETTİĞİMDE EZGİ)
Uzun yolculuklarda sevdiklerinle ayrılamadan önce otobüsteki amcaların merhametli bakışlarından gözlerini kaçırarak hafif hafif burnunu çekmek şarttır. Ağlamıyorsan sorun var arkadaşım. Her gün de yola çıkacak olsam o gözyaşı akacak. O bahsettiğim özlediğin insanları Allah'a emanet etmeyi teyit eden bir harekettir ağlamak.
Otogar anıları da hep unutulur ama birbirini hiç tanımayan ağlayan insanlar birbirine sarılıp destek olur oralarda. Sonra poşetinden börek çıkarıp ikram eder sarıldığına. Kurumamış göz pınarınla gülümsersin karşılıklı. Sakin ol, geçecek dersin bakışlarınla. Sonra kulaklığını takar tüm derdini tasanı başını yasladığın camın ardında kalan yollara teslim edersin. Teslimiyetini de alnının pencerede bıraktığı o saçma sapan izle belgeler kimse görmeden silmeye çalışırsın. Hehe :D
Benim özlemlerim bile tersten geliyor. Sevdiğimden ayrıldığımın ertesi günü diş macunuyla yaşadığım duygusal anlara benzer bu durum. Diş macunu bitmiş, deniyorum ama yok bitmiş yani. Ben ona bakıyorum o bana. Normal şartlarda çöpe atmam lazım, atamıyorum. Duygusal bağ kurmuşum macunla. İnsan bi diş macununun bile bitişini kabullenemiyor ben bu ilişkinin bitişini nasıl kabulleneyim şimdi diye gözlerim doluyor. Diş macunununa bağlanan insan sevdiğinden nasıl ayrılsın kahpe dünya. Neyse halime gülüyorum hemen geçiveriyor. Yüreği sizin için çarpmayan bi insana yapabileceğiniz en büyük iyilik boğazınızda kalmış o bir türlü yutkunamadığınız tükrüğü yoksayarak ona saygı duymaktır. İşte böyle anlarda artık o diş macununu da çöpe atmalısınız. Diş macununu serbest bırak. Dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır...
17.09.2014
Gelelim efsanevi yolculuğumun başladığı yere. Gaziantep havaş bekleme şeysi. Annem arabaya bindi ağlıyor farkındayım, Ablamı Kıbrıs'a ilk yolladığımızda da böyle olmuştu kadıncağız. Yol boyunca hiçbirşey yokmuş gibi davrandı mutlu mesut kahkahalarla kızı yolladı. Arabaya bindik birden höykürmeye başladı. Güçlü kadınlar ne çeşittir bilmezsiniz. Sağ gösterip sol vurur onlar. Neyse o zamanlar daha küçüğüm evden birinin ayrılışını tam olarak kavrayamıyorum, umrumda değil dünya ablam gitmiş falan işte. Eve girdik, kitap okuyacağım, yarım kalmış kitabım. Tam yatağıma uzandım yan yatak boş. Ulan ablam yok! kafamı çevirip bakıyorum yine yok. wooowwooowooow COME ON ablam gitmiş. BU SERT OLDU YALNIZ. Anne ben bir koşup geliyorum az önce şoka girdim sanırım.
18.09.2014
Neyse Gaziantep'ten İzmir'e geçiyorum. Arkadaşlarımla vedalaşacağım ve sadece bir günüm var. Uçakta genç bir kadın kafamı dizime koyup uyuyabilmeme şok oluyor ve 'ay canım çok uykun var sanırım' diye dürtüyor beni. Yok bacım beni yol tutuyo bu bi saatlik yolculukta ben 4 saatlik uyuyorum diyemiyorum. 'Ehe hebet hehe' falan dedim geçiştiriyorum. Kadının yanında Suriyeli bir kadın var kocasının kendisini aldattığını düşündüğüyle bizimkini darlayıp duruyor. Düğün fotoğraflarına balayına kadar gidiyorlar. Kadın kocasının telefonunda yakaladığı mesajları anlatmaya çalışıyor bozuk Türkçesiyle can havliyle. Deli gibi uykum var ama iş bana düşüyor tabi burda. Ya kadın kendini kesicek bu muhabbet esnasında ya ben onunla sohbet edip diğer kadını susturmasına yardım edeceğim. Koltuğumda doğrulup vira bismillah diyor ellerimi dizlerime koyup tek kaşım havada yavaş yavaş kafamı genç kadına doğru sevaptır haydi Yağmur diye çeviriyorum. Beni hiç pişman etmeyen bir sohbete başlıyoruz. Kadın baya bir ülke gezmiş hiç tanımadığı insanların evlerinde kalmış. Ben aslında korkağın tekiyim kocaman valizlere birsürü eşya doldurup gezmek hakkında hiçbir şey bilmeyen çok titiz biriyim ama yine de bir şekilde başardım diyor. Alnından öpesim geliyor zaten minnacık bişey. Uçaktan ayrılırken bana bol şans diliyor ve Alaçatı'ya tatile gitmek üzere arkadaşlarıyla buluşuyor. Alaçatı kötü bir fikir daha güzel yerler var aslında diyemiyorum. Az önce o kadını diğer kadından kurtardığım için kazandığım sevap pointlerim bende kalsın istiyorum.
Otobüsüme biniyorum ve bir an önce eve gidip kızlara kavuşmak için dakikaları saymaya başlıyorum. Yolculuk bir türlü bitmiyor. Yolda kuzeyden geldiği her halinden belli olan Erasmus öğrencileri Türkiye'ye ilk defa adım atmışlığın mallığıyla otobüse biniyor. Otobüs şoförü İngilizce bilen var mı diyor. 'Buyur abi ben de polonyaya uçuyorum zaten hıaa' demiyorum tabi. Erasmus kardeşlerime yardım ediyorum, nereye nasıl gidecekler nasıl bilet alacaklar valizlerini nerelerine sokacaklar tek tek anlatıyorum. Heyecandan yüzleri kızarmış, hayatlarının en büyük tecrübelerinden birine adım atmış bu toplulukta kendi yansımamı görüyorum. Hep birlikte nasıl heyecanlıyız dimi adeta altımıza işiycez heyecandan!
Yol hala bitmiyor, bu sefer de Manisalı yaşlı bir amca beni lafa tutuyor. Yani insanların beni yolda böyle lafa tutma sevdaları nereden geliyor anlamıyorum. Alnımda bu kızın çok ilginç bir hikayesi var mı yazıyor? Onlarca kişi varken amca gelip kasıtlı bir şekilde benim yanıma oturuyor ve 'nere gidip durusun gari' tarzı bişeyler diyor. Amca çok tatlısın aslında yanaklarını sıkasım var ama hadi neyse senle de sohbet edelim hadi hadi durma! Bahset üç çocuğundan, ne iş yaptıklarından ve bir de kaç torunun olduğundan bahset ben de o arada babamı düşünüp dertleneyim.
Amcanın yanını başka bir amcaya devredip ayağa kalkıyorum. Yol hala bitmiyor. Altı üstü Bornova'ya gideceğiz be kardeşim. Ayakta kendi başıma yolun bitmesi için besmele çekmek isterken gereksiz bir centilmenlik pörtleyiveriyor hemen yan koltuktan. Evet sabrım sınanıyor. Çocuk ille de sen otur diye tutturuyor. Yahu oturmak istemiyorum sen otur. Ben senin yerine oturursam sana da benle sohbet etme şansı vermiş olacağım ve böylelikle sen bana yürümeye ve birkaç dakika içinde koşmaya başlayacaksın. Tam tahmin ettiğim gibi çocuk bana koşuyor. KARDEŞİM BEN ÖBÜRGÜN POLONYAYA GİDİYORUM demiyorum ona da. 1 saat ayakta dikildi çocuk centilmenlik uğruna, kaç yıldır İzmir'de olduğundan ne okuduğundan ve memlekette ne iş yaptığından bahsetmek onun da hakkı tabi.
Ve sonunda Bornova. Geceleri başka güzel, her daim canlı. Pilavcı abi her zamanki yerinde duruyor koşup sarılasım var. Sarı ışıklar eski sokaklarını aydınlatmış. Küçükpark'ın girişi beni çekiyor ama elimde valizim var. İstemeye istemeye taksiyle eve gidiyorum. Geceleri o sokaklarda tek başıma yürümeyi özleyeceğim. Her mekanın önünden geçerken tanıdık yüzler görüp selamlaşmayı ve üniversite ikiden gelen taze çay kokusunu, büyükparkın delisi abiyi bile özleyeceğim. Eve girmemek için bize her zaman birsürü sebep veren sevgili Bornova, evsiz köpekleri seven güleç yüzlü insanlar ve büyükparkın çimleri. Hepinizi özleyeceğim. Ama şimdi gidip sevdiklerimle vakit geçirmem gerek çünkü çok az vaktim var.
Gözümüzden uyku aka aka sabaha kadar sohbet ediyoruz. Tabi ki ilk sızan her zamanki gibi ben oluyorum. Konuşurken, düşünürken, sohbetin ortasında, hatta yemek yerken bile uyuyabilen bir insanım. Bir sonraki gece sabaha karşı tekrar yola çıkıyorum, hop İstanbul'dayım. Sorun şu ki bu kısmı tam hatırlamıyorum. Muhtemelen uçağı beklerken bekleme salonunda ayaklarımı uzatıp gündoğuşunu izlerken uyukladım ve insanlar da beni izledi çünkü benden başka yatar pozisyonda kimse yoktu. Uçakta grup halinde bir tv programına giden bol makyajlı ve bol parfümlü kadınlar olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Suratlarına kusmak istediğimi de. Az önce içime çektiğim doğal gün doğuşu manzarasını ve sabahın temiz kokusunu boyalı suratlarınızla ve iğrenç parfümlerinizle kirlettiğiniz için kusmak istiyorum hanımlar. Umarım programa Sevda Demirel gelir ve hepinizin suratına birer tokat atar.
19.09.2014
Ve İstanbul'dayım. Üç günde üç şehir. Uykusuz, aç, aksi, nalet Yağmur ve İstanbul'un hengamesi. Sabah sabah ablam başıma buyrukluğum, valizimin çok ağır oluşu, kahvaltıda az yiyişim ve neden nerede olduğumu sürekli mesaj atmayıp yolu kendi başıma bulmaya çabalamama ilgili çeşitli tartışma konularıyla kardeş olduğumuzu bir kez daha teyit edip işe gidiyor. Birkaç saate o dersteyken ben de dersane müdürüyle kahve içiyorum ve yine yolu ve nasıl geleceğini sormadan karşısına çıkan sorunlu kardeşine kabul veriyor. Abla olmak çok zor. Attım kendimi Sarıyer sahiline bacım, sizin buralar çok güzelmiş, yerler kaymıyo yalnız.
20,09,2014
Çıldırmış İstanbul'u çıldırmışlığıyla bırakıp gitmeye hazırlanıyorum. Yine havaşta duygusal anlar, dersaneden çıkıp bana yetişmek için taksimi ortadan ikiye yarıp koşturan abla, 24 kilo valizimi sarıyerden taksıme taşıyan enişte, vedaya gelen arkadaşlar ve aklımda tek bir soru: bu otobüs beni uçağıma yetiştirecek mi? Yolun tıkanmış olan diğer tarafında kırmızı vosvosu bozulmuş olmasına rağmen camdan dışarı hunharca bedeninin üst koca yarısıyla el sallayan bir dost, işte bu gördüğüm en komik hoşçakal'dı :)
Ve sonunda gidiyorum, ama önce biletimi bi kez kaybetmem çantamı yanlışlıkla yere boşaltmam, pasaportumu düşürmem ve ordan oraya koşuşturmam gerekiyor. Normalda çok kolay olması gereken işlemleri uykusuzluktan zorlaştırıyorum. Güvenlik görevlileri bıyık altından halime gülüyor, yere oturup çantamı toplarken kendi kendime söyleniyorum. Ve Atina'ya yolculuk başlıyor.
Uçakta yanımda oturan orta yaşlı insanlardan hunharca uyuduğum için kınayan bakışlarla trip yedikten sonra 8 saatten fazla zaman geçireceğim Atina havaalanına iniyorum. Bi ablamızla koşturuyoruz iner inmez, belli ki o da tuvalet arıyor. Tuvaletleri hepsi dolu, bir sonrakine koşuyoruz birlikte o da dolu. Ve sonunda birbirimize bakıp çaresizce gülüyoruz ve artık ülkeyi terkettiğimin ispatı olan o dilde 'sanırım ben çişimi tutacağım' diyorum.'ben de' diyip gülüyor ve birlikte uyuyacak yer bulmaya gidiyoruz. İlk cümlem çiş içerikli oldu, işte hayat bu kadar komik diyorum kendi kendime ve havaalanın bir köşesinde uyuyan küçük bir topluluğa katılıp yere, çantamın üstüne yatıp uyumaya başlıyorum. Uyurken içimden Tanrı'ya bana bahşettiği bu Dünya'nın her köşesinde ve her şart altında ortopedik yatakta yatıyormuşçasına uyuma yeteneğini verdiği için teşekkür ediyorum. Sabaha karşı uyanıp insanları izliyorum, artık yapacak hiçbirşeyim kalmıyor izlemekten başka. Sırt çantasıyla gezen çiftler, hatta aileler görüyorum. Herkes bi yere koşuşturuyor, kavuşanlar ve ayrılanlar sanki bana bir film sahnesi sunuyor. Aklımdan sırasıyla havaalanında başlayıp biten tüm o güzel filmleri geçiriyorum ve en güzelinde duruyorum. Love Actually!
Bu sefer de Varşova'ya uçuşum. İndikten sonra ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu bilinmezlik sanki beni diri tutuyor. Kilolarca çantam var, uykusuzum ve açım. Direncim düşüyor ama gitmekte olduğum bilinmezlik kan akışımı hızlandırıyor sanki. Annemin çantama tepiştirdiği şeylerden atıştırıp duruyorum. Varşova'ya iniyorum ve arkadaşımın yazdığı talimatlara adım adım uymak için telefonuma bakıyorum. Ha! o kadar da bilinmez değilmiş çocuk herşeyi adım adım yazmış. Otobüs beklerken yine valizimin üstüne atlayıp oturuyorum ve yine insanlar bana bakıyor. Bakmayı kesin dostum, lütfen,' yolculuğum Antep'ten başladı ve sanırım şu an gözlerimin altı mor. Bir şekilde tren istasyonunu bulup yeni evim Torun'a doğru yola çıkıyorum.
Bu hayatta nerede olursam olayım hiçbir zaman kimseyi tanımıyormuş da yalnız kalmış aman ne yapacakmış hissine kapılmadım. Haklıydım da! Trende karşımda oturan tatlı çifti bir süre göz ucuyla kestikten sonra yan tarafta uyuyan çocuğa nerede ineceğini sordum ve Torun dedi. Sonraki muhabbet ise tam Yağmur'un başına gelecek cinsten aynen şöyle ilerledi:
-nereden geliyorsun
-Türkiye
-ah ben de İstanbul'da bir sene Erasmus yapmıştım
-yok artık tesadüfe bak
-ha ha yoksa senin adın Yağmur mu!
-evet nereden bildin
-ben seni zaten tanıyorum
Gördüğünüz gibi biz gitmeden namımız yürüyor arkadaşlar, Adrian Torun'da arkadaşlarımla tanışmış ve aynı trende olduğumuzu duymuş ancak beni bulamamış. Sohbete başlayınca da benim o kız olduğumdan emin olmuş ve 24 kilo valizimi taşımaya karar vermiş :) Antep'te olsam şu başıma gelen olaya anlam veririm ama bu seferki gerçekten tesadüften öte bir durumdu. Adrian hala çok iyi arkadaşımız, tüm seyahatlerimden önce bu tren saat kaçta oraya nasıl gideceğim diye kendisini darlıyorum ve sonra yine bildiğimi okuyorum. İyi yanı kafa tokuşturarak selamlaşmayı biliyor.
Trenden iner inmez arkadaşlarıma kavuşuyorum. Birlikte misafirhane gibi bir yerde kalacağız iki gece, yalnız şöyle bir sorun var ki 3 gün sonra da Stockholm'e uçuşum var. Mesafeler gözümde gittikçe küçülüyor, Sen kalk Antep'ten çık geze geze Stockholm! Hayatımın en yoğun haftalarından birini yaşıyorum ve mutluluğumu ifade edemeyecek kadar yorgunum. Hayat sınırlarımı zorluyor, ben hayatı zorluyorum. Sanki karşılıklı flörtleşiyoruz, zevkten dört köşe oluyorum. Yıllarca hayalini kurduğum şeyler şimdi sanki koca bir hediye paketinde fiyonklu miyonklu sunuluyor önüme. Torun o kadar tatlı bir şehir ki ayrıca! Ağzım açık izliyorum etrafımı. Bu kadar tatlı olunur mu Torun! Daha ilk günden anladım seni ilerde çok özleyeceğimi.
(TORUN'A VURULDUM, HOHOY YORGUNLUKTAN ÖLÜYORUM!)
Muhteşem bir şarkıyla, bildiğimiz ve tanıdığımız herşeyden uzakta, biraz ürkek ama huzurlu bir sabaha uyanıyoruz. Suratımdaki aptal gülümsemeyi unutamıyorum, o şarkıyı da. Valizimi mentörümün evine bırakıp Varşova'ya dönmem gerekiyor. Kimse mentörüne bir türlü ulaşamazken benimki valizimi arabayla almaya geliyor ve dünya tatlısı bir kız. Geceyi Varşova'da geçireceğim ve İsveç'e gideceğim. Yine tren yolculuğu ve Varşova. Hatları ve durakları takip ederek, ona buna sora sora National Defence Üniversitesine gidiyorum. Daha önce burada Erasmus yapmış arkadaşlarımın arkadaşında kalacağım. Yolculuğumun başından bugüne en çok daha önce Erasmus yapmış kişilerden yardım gördüm çünkü ondan tecrübe etmişler ki erasmus sadece partileme ve eğlenip ülkeye dönme yeri değil. Birçok zorluğa aynı anda göğüs geriyorsun Erasmus'ta ve karşına çıkan olumsuzluklara mızmızlanacak vaktin yok. Anında çözmen gerekiyor.
![]() |
(Torun'a veda. nehrin çok güzelmiş canım NEREDEN ALDIN SÖYLE HEMEN )

(BİTMEYEN TREN YOLCULUKLARI)
Robert tipimin kaymışlığından yorgun olduğumu anlıyor ve bana birsürü güzel yiyecek hazırlayıp çay içirdikten sonra misafir kanepesine yatak hazırlıyor.Biraz sohbet ediyoruz. Radyo programı açık, bilmediğim bir dilde program dinliyorum, rahatsız olur musun sabaha kadar çalışacağım diyor. Ne demek efendim huzurumdan ölebilirim şu an devam et sen diyorum. Kendimi dedesinin hazırladığı pofuduk yatağa zıplayan Heidi gibi hissediyorum ve Robert'ın klavye seslerine karışan radyo sesleriyle muhteşem bir uykuya dalıyorum.
23,09,2014
İLK KEZ ASKERİ OKUL GÖRMÜŞ KIZ İTEMİ
Robert'a tren saatlerini kontrol edip ayrılıyoruz. Ucuzcu yerden bilet aldığım için uzakta ve çok bilinmeyen Modlin havaalanına gidiş yolunu bulmam gerekiyor. Her zamanki gibi 'aman bir yolunu buluruz canım' diyip başlıyorum koşmaya.
Etrafımdaki havayı, sanki ait olmadığı bir yere girmeye çalışıyormuş gibi yapan güneş ışığını ve soğuğu tüm hücrelerimde hissediyorum. Adeta yaşadığımı hissediyorum.
Bir hafta, 5 uçuş, tren yolculukları ve onlarca yeni insan ve koca bir bilinmezlik. İşte bunu seviyorum!
Bir hafta, 5 uçuş, tren yolculukları ve onlarca yeni insan ve koca bir bilinmezlik. İşte bunu seviyorum!
(Modlin'e gidiş yolunu bulma sevinci)
Amma yazdım, yazmasam içimde kalırdı. İsveç ve Berlin'i sonra yazayım. Torun'un güzel günbatımından sevgiler. Burada hava 1 derece. Güneş bize feyk atıyor. Ayrıca herkes hasta.











.jpg)






Çok güzel yardırmışsın yağmur yine. Devamını bekliyorum dört gözle. 😊 Çook da özlendin buralarda. Seni çok seviyoruz unutma bunu. 😉
YanıtlaSilyaaaaaa :( ağlıycam
Sil