Merhaba yoldaşlar
Ocağa yeni düşmüş asena gibi yoldaş moldaş dediğim için üzgünüm ama biliyorsunuz ki benim literatürde bu yoldaşlık, yaşamımıza kenarından kıyısından giren herkesin bize öğretmenliği durumu. Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Bu hayatta karşıma çıkan ve bana bir şeyler öğreten herkese çok teşekkür etmiştim ya. Heh işte ordaki kasıt: yoldaş.
Ocağa yeni düşmüş asena gibi yoldaş moldaş dediğim için üzgünüm ama biliyorsunuz ki benim literatürde bu yoldaşlık, yaşamımıza kenarından kıyısından giren herkesin bize öğretmenliği durumu. Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim. Bu hayatta karşıma çıkan ve bana bir şeyler öğreten herkese çok teşekkür etmiştim ya. Heh işte ordaki kasıt: yoldaş.
Neyse terimler sözlüğüne
dönmeyelim, zaten çok çekiyorum bu ara terimlerden. En başta 70
gündür hastanede olma durumundan dolayı. Az çok biliyorsunuz ben
fen lisesi mezunu bir uluslararası ilişkiler uzmanıyım (=işsiz).
Lisesi ailesi, yatılı olayları, onlarca tıp okuyan, tıp bitirmiş
arkadaş ve babamın kanser olması derken hoop hayata yine karşıma
yıllar önceki arkadaşlıkları hastanenin her bir köşesinden
çıkarttı. Bir kahve içmeye koridora çıkıyorum bi beyaz
gömlekli arkadaş görüyorum. Sağolsunlar hepsi bi tane. Ama
konuştukları dili anlamıyorum. Halk dilinden konuş dostum!
Aralarından bana babamın histolojik
bişeyini soran bile oldu. Yani ben mi konsülte edicem bu adamı
anlamıyorum ki ne nereye metastaz yapmış ne biliym kız?? Ya hoş
mu şimdi ben size akşam ana haber bülteninde dinlediğiniz bir
şeyin siyasi tarih ve sosyokültürel altyapısıyla konuşup
beyninize error verdirsem?? AŞKOLSUN! Oral Sander miyim ben ayol? Ben bunu twitterda bile
yapmadım bakın.
Yıl 2011, üniversiteye yeni
başlamışım. Bölüm ingilizce, dilden yana sorun yok ama
terimleri anlamıyorum. Bir de kafa sayısala iyice kaymış bir kere
toparlayamıyorum. Yanımda asortikler aynı makaleyi bi kez okuyup
hemen bi anlam çıkarırken ben o makaleyi 5 kez de okusam herhangi
bir sonuca varamıyorum. Yok yani olmuyor, meğer ben zeki değilmişim
diyorum patlatıyorum bi bölüm daha dizi. İyice dibe batıyorum.
İlk sene frekans ayarlarımı sosyal
bilimler alanına tam olarak çekemediğimden 7 dersten kaldım
dostlar. Sınırda geçtim yani. Sonra baktım bu iş böyle
olmayacak olayın içine girmeye çalıştım. Bi kere terimlerle
haşır neşir olmadan bir alanda asla başarılı olamazsınız. Ama
ben size gece gündüz feodaliteden, anarşiden ve ahlak
felsefesinden bahsedersem hoş mu yani? Dünyanın çok kutupluluğa
mı iki kutupluluğa mı gittiği sorusuna neoliberal ve neorealist
yaklaşımlardan bahsetsem iyi mi şimdi? Belimde birküçük fıtık
daha oluştu tüm o terimlerle benim be. İktisadi parabolik
grafikler mi çizeyim ne yapayım? Ege denizindeki adalar sorununu mu
tartışayım sizle? Ya da isterseniz radikal feminizmden girip
neoliberalizmden de çıkarız yani. Bana terim yapmayın ben
anlamıyorum tıbbi terim. Ama iyi ki var bu doktorlar. Her ne kadar
dediklerinin yalnızca yüzde ikisini anlıyor olsak ama yine de
anlıyormuş gibi sürekli kafa sallasak da hayat kurtarıyolar abi.
Gözümle gördüm yani. Hepinizi selamlıyorum. Special thanks to
doktorlar.
Gelelim konumuza. Belki çıldırdım
yine tam olarak bilemiyorum. Geçen ay hastaneden dinlemek için eve
gittim ve duş aldıktan sonra uyuyakaldım. Sonra sebepsizce aynanın
karşısına geçip saçlarımı kestim. Nedenini bilmiyorum saçımı
kesmeye ihtiyaç duydum yani. O kadar akıl almaz ve kelimelerle
ifade edilemez derecede acıya tanık oldu ki yüreğim, baktı
kaldıramıyor saçmalamaya başladı. Ulan insan kimseye dert
anlatamıyor da. Yani olayları anlatıyorsun da dert anlatamıyorsun.
İkisi aynı şey değil. Dökülmüyor ağzından, yeterli
kelimeleri bulamıyorsun, bir başkasının empatisine ihtiyaç
duyuyor olman ona da aynı acıyı çektirmek anlamına gelmesin
istiyorsun. Acının ve çaresizliğin tarif edilemez sınırlarında
geziyorsun, böyle durumlarda insanın gözünden bir damla yaş
düşmüyor çünkü ağlamak yaşadığı duygunun derinliğinin
yanında hakaret kalacak kadar küçük bir eylem. Gülüyorsun
acıdan. Yapabileceğin tek devrim bu çünkü o an.
Tek söyleyebileceğim bu hayatta
hiçbir sevdiğinizi gram bile olsa üzmeyin ve nasıl yaşamak
istiyorsanız öyle yaşayın. Gün gelir gece sabahlara kadar
nefesini sayarsınız zorunuza gider. Buna göre yaşayın yani.
Ayıks.
Canın ne zaman ne yapmak istiyorsa
yap. Gör bak sen mutlu olursan etrafındaki herkesi mutlu edebilmeye
başlayacaksın. Çevre baskısı, sorumluluk, gelecek kaygısı,
korku falan dinleme. Hepsinin üstüne git. Yanlış kişiyi mi
sevmek istiyorsun? Sev.
Uzaklara mı gitmek istiyorsun? Git.
Şu an için sana lüks gelecek bir
şeyi mi almak istiyorsun? Al.
Çok düşünme. Gözlerini kapat ve
hisset. Hissettiğin şey neyse onu yaşa.
Bu iki aylık süreçte güçlü
kalabilmemin ve inancımın tüm kaynağı ruhumu zamanında tüm bu
güzelliklerle doyurmuş olmamdı. En kötü, en korku dolu, en
vazgeçilesi anlarımda tek başıma her şeyin üstüne gittim.
Çünkü ruhum isyanda değil akıştaydı. Zamanında yaşadığı
mucizeleri hiç unutmadı.
Yeri geldi eve sadece ev arkadaşalarıma
bi selam verip çantamdaki kirlileri temizlerle değiştirmek için
uğradığım uzunnn zamanlı yolculuklarım oldu. Yeri geldi
depresyona giresim geldi haftalarca odamdan çıkmadım. Çünkü
biliyordum ki duyguyu o an yaşamayıp bastırırsam, arzumu
gerçekleştirmezsem hayatın sabır eşiğimi zorlayacağı ilk anda
pes edecektim. Şimdiki sabır eşiğini zorlama anı gibi. O yüzden
ruhumu doyurmak zorundaydım. Biraz bencil olmayı öğrenmek
zorundaydım. Kaza anında oksijen maskesi önce kendimize sonra
yanımızdakilere takıyorduk dimi????
Çok düşünmeden başlangıç
yaptığım tüm eylemlerim bana çok şey öğretti ve elim kolum
hep dolu döndüm bütün yolculuklardan. Ne giyeceğiniz, ne
yiyeceğiniz, kimlerle ne zaman nasıl görüşeceğiniz falan önemli
olmuyor bu tarz yaşarken. Ne giysen güzel hissediyorsun, ne yesen
doyuyorsun, karşına çıkan herkesi yoldaş bilip onunla sohbet
etmekten büyük bir keyif alıyorsun zaten.
Muhteşem derecede iniş ve çıkışlarla
dolu hayatımın bu garip senesinde iyice öğrendim ki insanları
asıl mutsuz eden şey sürekli aynı insanlarla bir arada olma
zorunlulukları, sosyal çevreleri ve sorumluluklar. Sosyal çevre
insanlar üzerinde saçma bir rekabet oluşturuyor. Daha iyi
telefonlar alıp daha lüks arabalara ihtiyaç duyuyorlar. Modaya
uygun giyinmek zorunda hissediyorlar. İçlerinden gelen sesi
unutuyorlar. İnsanlar kendilerine iki metre yukarı çıkıp bakamaz
hale geliyorlar ve aslında nasıl davranılmaları istendiyse öyle
davranmaya başlıyorlar. Ayıplarla, olması gerekenlerle,
giyilmesi, yenilmesi gerekenlerle, söylenmesi gerekenlerle
yaşıyorlar. Uyunması gerektiği kadar uyuyup toplumun takdir
ettiği çizgilerde kariyer planları yapıyorlar. Risk almanın
kocaman bir lüks olduğu köleleşmiş hayatlar yaşayıp sonra da
nah böyle kanser oluyoruz millet.
Sinirlendiğim zaman bağırıp
çağırırım, gitmek istediğim zaman giderim, gece yemek yemek
istediğim zaman kalkıp sucuk yaparım, sevdiğim zaman gözlerine
bakarım, birine fikrimi çat diye tüm çıplaklığıyla sunarım
ve bilirsiniz balkondan aşağı tükürmek istediğim zaman
tükürürüm :)
Unutmayın lütfen, siz yeni bir
ayakkabı alıp kendinizi mutlu etmek için internette saatlerce
dolaştığınız sırada uzaklarda birisi ayağındaki tek bir
ayakkabıyla aylardır dünyayı dolaşıyor muhtemelen. Yeni çıkmış
son model telefona verdiğiniz parayla vize ve pasaport işlemlerini
halledip bir de uçak bileti alan insanlar var. Orda zaten telefonu
çekmiyor olacak. Neden İhtiyaç duysun ki? Her şey gezmek tozmak
değil di mi? Elbette ki değil.
Mutfak sanatları eğitimi almak
istediği halde işletme okuyan kuzenimin giremediği riskler ne
olacak? Yurtdışında kabul edildiği yıllardır hayalini kurduğu
staja maddi olanağı olmadığı için gidemeyen arkadaşım ne
olacak ? Bir dil öğrenmek istediği zaman hoşuna giden, hep heves
ettiği dili değil de ticaretin geleceğine yön verecek dilleri
öğrenmek zorunda kalan insanlar nereye kadar mutlu olmaya
çabalayacaklar??
Tamam bu yazımda da çıldırmıyoruz
oldu. Ama insanlar daha nereye kadar istedikleri hayatı yaşamak
için onay beklemek zorunda lütfen bunu bir düşünün. Mutsuzluk
dalgalar halinde yayılıp çığ gibi büyüyor. Kendini mutlu etmek
için bir kitap almanın bile gittikçe lüksleşmeye başladığı
bir yerde yaşıyoruz. Çünkü sınavlardan başımızı kaldırıp
kitap okumak büyük bir hata di mi!
Yaşamak dediğin bu değil azizim.
Ölümle dipdibe oturmuş günlük sohbetler eden bir kadın söylüyor
bunları. Dinleyin derim. Yaşamak-dediğin-bu-değil!
Yorumlar
Yorum Gönder