Merhaba
Yazmaya gerçekten çok ihtiyaç duyduğum bir dönemdeyim. Daha önceki yazımda da söylediğim gibi ailem ve ben gerçekten çok zor günler geçiriyoruz. Olumlu duygular hissetmeye çok ihtiyacım var. Olumlu hissetmezsek çoğu zaman işin içinden çıkamayız neticede öyle değil mi?
Şu ara yazacak çok fazla iyi hikayem olmadığından ben de yine geçmişe dönmeye karar verdim. Hazır kışın ortasındayız, her biriniz instagrama düşen ilk kar tanesisiniz ve ben soğuğu çok severim, öyleyse soğuğun anımsattığı en güçlü ve en tatlı anıya dönelim. Neresi? Aaa bu da soru mu tabi ki İsveç!!
Efendim geçen sene bu zamanlar, Christmas sonrası herkes yuvaya dönüş yapmış öyle takılıyoruz. Malum ilk dönemin de son günleri, deli gibi gezecek yer arıyoruz. Bir gün Fransız kız kankamız Charline yeşil gözlerini ayırarak her zamanki şaşırmış surat ifadesiyle "Uh yağmur, İsveç'e gidiyoruz! Biletler çok ucuz, siz de gelmek ister misiniz ?" diyor. Ben zaten İsveç'te daha önce muhteşem bir hafta geçirmişim ancak kendime buraya bir daha gelceğim gibi bir söz de vermişim o yüzden hiç düşünmeyip biletin linkini at Şarlo yavrum diyorum. Tuğçe kankamlar birlikte diğer yabancıların da olduğu İsveç grubuna iki Türk kızcağız olarak ekleniyoruz. Aslında çok yorgun olduğumuz bir dönemdeyiz ve genel olarak paranın da suyu çıkmış ama fırsatı da kaçırmak istemiyoruz. Kaçmaz yani. Net.
Bu arada öncesinde aynı grup bir kez daha İsveç'e gitmeyi denemiş. Uçak Gdansk'tan kalkıyor, hep birlikte uçuşa yetişmek için Gdansk'a gitmişler ama uçuş iptal olmuş mort olup geri dönmüşler. Herkes şimdi bizimle dalga geçme modunda hehooheee uçağınız iptal olacak lalala. Olsun kardeşim diyoruz ne var yani Gdansk görmüş oluruz bir kez daha. Bu kadar garanticilik kesinlikle şov yani.
Derken bir grup Fransız, İspanyol ve İtalyan'ın arasında karışıp en kalabalık seyahatimize çıkıyoruz. Hava soğuk, çok soğuk, ama kimin umurunda ? Çok çok sürekli burnumuzu çekip ayak parmaklarımızı hissetmeyiz.
Zaten genel olarak şu aşapıdaki moddayım, küçük bir mazoşist gibi soğukla aramızda güzel bir ilişki başlatmışım:
Bu arada içimden koptu yazıyı okurken dinlemelik şöyle bir şarkı atayım:
https://www.youtube.com/watch?v=Ft_-5kuYY-E
Derken Gdansk'a giden otobüsün kalktığı yeri bulmak için Benjaminlerle verdiğimiz ufak bir yer bulma savaşından sonra benim zalım yarim Polskibusla Gdansk'a varıp havaalanına gidiyoruz. Havaalanı kapalı ama şükür ki içeri girip bekleme şansımız oluyor ve birbirimizin üstüne yığılıp, ortada bulduğumuz sandalye koltuk ne varsa birleştirip kestirmeye başlıyoruz.
En sevdiğim İtalyan kankalarımı ve Tuğçe'yi de alıp sıcakkanlı ülkelerin şebelek evlatları olduğumuzu ispatlamak adına diğerleri daha evrak işleriyle uğraşırken karda debelenmeye, haykırmaya, yuvarlanmaya başlıyoruz. Gördüğüm manzara bana bu sefer gerçekten The Holiday filmindeki o küçük etrafı karla çevrili barakayı hatırlatıyor. Aydınlatma, el değmemiş kar, muhteşem hava ve alabildiğine ağaç derken düşüp bayılmamak için kendimi zor tutuyorum. Önümüzde daha bu güzellikleri keşfedecek 4-5 günümüz var.
Hostel'i bulmak, yerleşmek, ekmek üstüne erittiğimiz peynirimizi azcık bi tadına bakıym ya diye ele geçiren Benjamine kaptırmak derken gezmelere başlıyoruz. Efendim saraydı, parlamentoydu, old towndı, yediğimiz muhteşem pizalardı, tuzda pişmiş Somon balığıydı derken (temsili saray gezisi videosu yukarda) işin en eğlenceli kısımlarına geliyorum. Öncelikle Ice Bar olayı.
Hiç bilmiyordum meşhur olduğunu, bizimkiler gidiyoruz dediler biz de peşlerine takıldık gittik bu Ice Bar'a. geçen gün takip ettiğim ünlü bir yazar İsveç'e gitmiş "Meşhur Ice Bar'a da uğrayacağım birazdan" yazmış instagramda bir fotoğrafına. O zaman aydınlandım, tam bir sene sonra anladım ki bu hunharca eğlendiğimiz, kendimizi kaybettiğimiz Ice Bar öyle de meşhur bi yermiş be hocam. Giderseniz mutlaka uğrayın, ama mümkünse kalabalık bir arkadaş grubuyla uğrayıp suyunu çıkarın derim.
Bizim erasmus ekibi biraz gelgitli bir ekiptir. Sürekli birlikte olmamıza rağmen bazen aşırı sıcak bazen aşırı mesafeli davranabilen klasik Avrupalı tipler. Seyahatin Ice bar kısmına kadar olan zaman diliminde her birimiz cool takılıyoruz. Ancak içeriye girer girmez işler değişiyor ve mutluluktan herkesin içindeki salak küçük çocuk ortaya çıkıyor.
Kendimi duvarları yalarken ve içki bardağımı başımda tutmaya çalışıp kurbağalama dans ederken bulana kadar herşey yolunda gidiyor. Ama o dakikadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor sevgili okuyucu.
Meğer bizim beton duvarlarla, ahşap parkelerle dolu hayatımız ne sıkıcıymış. İnsan buzdan bir duvarı yalarken aydınlanıyor yemin ederim. İçerde Kuzeye özgü metal müzik çalıyor, ilk içkiler ücretsiz, hepimiz dans ediyoruz, üstümüz başımız zaten komik. Bardakları buzdan masalarda kaydırıp kırma yarışı falan yapıyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık yani. Kendimi sadece sualtındayken böyle kaybederim ve o an dünyanın geri kalanı hiç umrumda olmaz. İşte Ice Bar'da da aynen bunu yaşıyorum. Dünya umrumda değil be.
Derken ekip iyice gevşiyor. Bu Türk kızları manyakmış ha dercesine bakmaya başlıyorlar bize. Tabi olum ne sandın, yeri gelir hanımefendi tavrımızdan asla ödün vermeyiz falat yeri gelir buzdan duvar yalarız.
Biz de böyle bi delikanlıyız!!!!!
Sonra şehrin bulduğumuz her güzel köşesinde kar savaşı yapmalara başlıyoruz. Az ısınmak için biyerlere girip bişeyler içiyoruz, birbirimizi kaybedip sonra bulunca seviniyoruz, Tuğçe ayak parmaklarımı hissetmiyorum Yağmur diye ağlayacak oluyor, Hostel'de hepimiz bi odada toplanıp saçma İskambil oyunları oynuyoruz. Ben bazen sıkılıp koridorda bulduğum diğer gruplara katılıp geri geliyorum. Derken ortaya unutulmaz bir Stockholm hikayesi çıkıyor. Bir şehrin her köşesinde eğlenilir mi? Eğlenilirmiş.
Dünyanın en zengin ülkelerinden birinde parasız pulsuz idare edilir miymiş? Edilirmiş.
Bu arada inanır mısınız bilmiyorum. Ben olsam inanmam ama gerçekten ki Stockholm'ün ortasında bir türk arkadaşla karşılaşıyorum(YUKARDA). O gün o da bize katılıp bizimle vakit geçiriyor. Kaymaya gidip 3-4 yaşında, benden 10 kat iyi İngilizce konuşan ve 100 kat iyi kayan kuzey çocuklarına rezil oluyoruz.
Gelelim seyahatin en acıklı son kısmına. Hostel'den çıkışımızı alıp sabaha kadar oyalanırız kafasıyla dışarıya atıyoruz kendimizi. Uçağa daha baya var ancak otobüs istasyonunu gece kapatmışlar. E gece olunca tüm mekanlar da kapanıyormuş hiç bilmiyorduk. Bir oraya giriyoruz bir buraya. Metro merdivenlerine sığınıyoruz muhteşem yakışıklı sarışın polisler çok tatlı bir dille bizi kovuyor. Pis pis tiplerle karşılaşıyoruz. En son hiçbir yerde barınamayacağımıza karar verip 3-4 saat bekleriz ya nolcak diye otobüs istasyonuna gidiyoruz. Kapıları açmıyorlar. İlk yarım saat eksi bilmem kaç derece kuzey soğuğu çekiliyor ancak sonrasında ben iyice öleceğimizi düşünmeye başlıyorum. Gerçekten öleceğiz, hoşçakalın falan modundayım. Karın üzerinde eşyalarımızı popomuzun altına alıp tir tir titrerken birbirimizi ısıtmak için güldürmeye çalışıyoruz. Sürekli volta atıyoruz ama yine ısınamıyoruz. Erkekler pet şişeden top yapıp saçma bir oyun oynamaya başlıyorlar. Resmen sıçtık sıvıyoruz yani.
Kuzey insanları soğuktur bık bık bilmem ne anlayışını bende tamamen kıran şehirdir, ülkedir bu yer. (ekşi sözlük yazarı gibi yazdım geri de silemiyorum). Muazzam büyüklükte, her ara sokağından bir yere çıkabileceğiniz, her şeyi bulabileceğiniz şehir merkezi vardır. Şehrin dışında somon balıklarının yetiştiği o kocaman alanları görebilirsiniz, dünya varmış bu doğa ne muazzam diyebilirsiniz, hayatınızda gördüğünüz en harika kamp alanlarıyla karşılaşabilirsiniz. Sizi ağırlayan insanlar da çok nazik ve misafirperver olacaktır. Evleri çok güzeldir, sıcaktır, bıdır bıdır konuşup gönlünüzü çelerler.
Ha bir de giderseniz Max Burger'den el yapımı o kocaman burgerleri denemeyi ihmal etmeyin. Verdiğiniz paraya sonuna kadar değer.
Kaymayı bilmiyorsanız buz pateni denemeyin derim. Amcalar gülmek için videonuzu çekebilir. Çünkü ordaki herkes yürümeye başlar başlamaz buzda kaymayı öğreniyor!
Somon yemeden tabi ki dönmüyoruz efendim. Mümkünse yakınlardaki kasabaları ziyaret etmenin yollarını buluyoruz.
Bir kafa dağıtma seansının daha sonuna geldik. Yarın hastane yatışımızı yapıyoruz sevgili okuyucu. Lütfen bana ve aileme şans dile. Güzel günlerde buluşalım. OK, tşk, by.
Yazmaya gerçekten çok ihtiyaç duyduğum bir dönemdeyim. Daha önceki yazımda da söylediğim gibi ailem ve ben gerçekten çok zor günler geçiriyoruz. Olumlu duygular hissetmeye çok ihtiyacım var. Olumlu hissetmezsek çoğu zaman işin içinden çıkamayız neticede öyle değil mi?
Şu ara yazacak çok fazla iyi hikayem olmadığından ben de yine geçmişe dönmeye karar verdim. Hazır kışın ortasındayız, her biriniz instagrama düşen ilk kar tanesisiniz ve ben soğuğu çok severim, öyleyse soğuğun anımsattığı en güçlü ve en tatlı anıya dönelim. Neresi? Aaa bu da soru mu tabi ki İsveç!!
Efendim geçen sene bu zamanlar, Christmas sonrası herkes yuvaya dönüş yapmış öyle takılıyoruz. Malum ilk dönemin de son günleri, deli gibi gezecek yer arıyoruz. Bir gün Fransız kız kankamız Charline yeşil gözlerini ayırarak her zamanki şaşırmış surat ifadesiyle "Uh yağmur, İsveç'e gidiyoruz! Biletler çok ucuz, siz de gelmek ister misiniz ?" diyor. Ben zaten İsveç'te daha önce muhteşem bir hafta geçirmişim ancak kendime buraya bir daha gelceğim gibi bir söz de vermişim o yüzden hiç düşünmeyip biletin linkini at Şarlo yavrum diyorum. Tuğçe kankamlar birlikte diğer yabancıların da olduğu İsveç grubuna iki Türk kızcağız olarak ekleniyoruz. Aslında çok yorgun olduğumuz bir dönemdeyiz ve genel olarak paranın da suyu çıkmış ama fırsatı da kaçırmak istemiyoruz. Kaçmaz yani. Net.
Bu arada öncesinde aynı grup bir kez daha İsveç'e gitmeyi denemiş. Uçak Gdansk'tan kalkıyor, hep birlikte uçuşa yetişmek için Gdansk'a gitmişler ama uçuş iptal olmuş mort olup geri dönmüşler. Herkes şimdi bizimle dalga geçme modunda hehooheee uçağınız iptal olacak lalala. Olsun kardeşim diyoruz ne var yani Gdansk görmüş oluruz bir kez daha. Bu kadar garanticilik kesinlikle şov yani.
Derken bir grup Fransız, İspanyol ve İtalyan'ın arasında karışıp en kalabalık seyahatimize çıkıyoruz. Hava soğuk, çok soğuk, ama kimin umurunda ? Çok çok sürekli burnumuzu çekip ayak parmaklarımızı hissetmeyiz.
Zaten genel olarak şu aşapıdaki moddayım, küçük bir mazoşist gibi soğukla aramızda güzel bir ilişki başlatmışım:
Bu arada içimden koptu yazıyı okurken dinlemelik şöyle bir şarkı atayım:
https://www.youtube.com/watch?v=Ft_-5kuYY-E
Derken Gdansk'a giden otobüsün kalktığı yeri bulmak için Benjaminlerle verdiğimiz ufak bir yer bulma savaşından sonra benim zalım yarim Polskibusla Gdansk'a varıp havaalanına gidiyoruz. Havaalanı kapalı ama şükür ki içeri girip bekleme şansımız oluyor ve birbirimizin üstüne yığılıp, ortada bulduğumuz sandalye koltuk ne varsa birleştirip kestirmeye başlıyoruz.
Temsili yığılma modumuz:
Derken kapılar açılıyor, her zamanki gibi uçakta oturduğum yerde
yargılayıcı orta yaş teyzesi oturuşumu yapıp uyuyorum. :
Ve yine her zamanki gibi
yanımda oturan kişi bana uyandığımda "ne uyudun be höhhh be
kardeşim" diye söyleniyor. Stockholm'e bayaaaa uzak olan Skavsta
havaalanından şehre gidebilmek için paralarımızı çeviriyoruz.
Havaalanından dışarıya bir çıkıyoruz ki bir de ne görelim? Hakkaten
İsveçteyiz yalnız:
En sevdiğim İtalyan kankalarımı ve Tuğçe'yi de alıp sıcakkanlı ülkelerin şebelek evlatları olduğumuzu ispatlamak adına diğerleri daha evrak işleriyle uğraşırken karda debelenmeye, haykırmaya, yuvarlanmaya başlıyoruz. Gördüğüm manzara bana bu sefer gerçekten The Holiday filmindeki o küçük etrafı karla çevrili barakayı hatırlatıyor. Aydınlatma, el değmemiş kar, muhteşem hava ve alabildiğine ağaç derken düşüp bayılmamak için kendimi zor tutuyorum. Önümüzde daha bu güzellikleri keşfedecek 4-5 günümüz var.
Hostel'i bulmak, yerleşmek, ekmek üstüne erittiğimiz peynirimizi azcık bi tadına bakıym ya diye ele geçiren Benjamine kaptırmak derken gezmelere başlıyoruz. Efendim saraydı, parlamentoydu, old towndı, yediğimiz muhteşem pizalardı, tuzda pişmiş Somon balığıydı derken (temsili saray gezisi videosu yukarda) işin en eğlenceli kısımlarına geliyorum. Öncelikle Ice Bar olayı.
Hiç bilmiyordum meşhur olduğunu, bizimkiler gidiyoruz dediler biz de peşlerine takıldık gittik bu Ice Bar'a. geçen gün takip ettiğim ünlü bir yazar İsveç'e gitmiş "Meşhur Ice Bar'a da uğrayacağım birazdan" yazmış instagramda bir fotoğrafına. O zaman aydınlandım, tam bir sene sonra anladım ki bu hunharca eğlendiğimiz, kendimizi kaybettiğimiz Ice Bar öyle de meşhur bi yermiş be hocam. Giderseniz mutlaka uğrayın, ama mümkünse kalabalık bir arkadaş grubuyla uğrayıp suyunu çıkarın derim.
Bizim erasmus ekibi biraz gelgitli bir ekiptir. Sürekli birlikte olmamıza rağmen bazen aşırı sıcak bazen aşırı mesafeli davranabilen klasik Avrupalı tipler. Seyahatin Ice bar kısmına kadar olan zaman diliminde her birimiz cool takılıyoruz. Ancak içeriye girer girmez işler değişiyor ve mutluluktan herkesin içindeki salak küçük çocuk ortaya çıkıyor.
Kendimi duvarları yalarken ve içki bardağımı başımda tutmaya çalışıp kurbağalama dans ederken bulana kadar herşey yolunda gidiyor. Ama o dakikadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor sevgili okuyucu.
Meğer bizim beton duvarlarla, ahşap parkelerle dolu hayatımız ne sıkıcıymış. İnsan buzdan bir duvarı yalarken aydınlanıyor yemin ederim. İçerde Kuzeye özgü metal müzik çalıyor, ilk içkiler ücretsiz, hepimiz dans ediyoruz, üstümüz başımız zaten komik. Bardakları buzdan masalarda kaydırıp kırma yarışı falan yapıyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık yani. Kendimi sadece sualtındayken böyle kaybederim ve o an dünyanın geri kalanı hiç umrumda olmaz. İşte Ice Bar'da da aynen bunu yaşıyorum. Dünya umrumda değil be.
Derken ekip iyice gevşiyor. Bu Türk kızları manyakmış ha dercesine bakmaya başlıyorlar bize. Tabi olum ne sandın, yeri gelir hanımefendi tavrımızdan asla ödün vermeyiz falat yeri gelir buzdan duvar yalarız.
Biz de böyle bi delikanlıyız!!!!!
Sonra şehrin bulduğumuz her güzel köşesinde kar savaşı yapmalara başlıyoruz. Az ısınmak için biyerlere girip bişeyler içiyoruz, birbirimizi kaybedip sonra bulunca seviniyoruz, Tuğçe ayak parmaklarımı hissetmiyorum Yağmur diye ağlayacak oluyor, Hostel'de hepimiz bi odada toplanıp saçma İskambil oyunları oynuyoruz. Ben bazen sıkılıp koridorda bulduğum diğer gruplara katılıp geri geliyorum. Derken ortaya unutulmaz bir Stockholm hikayesi çıkıyor. Bir şehrin her köşesinde eğlenilir mi? Eğlenilirmiş.
Dünyanın en zengin ülkelerinden birinde parasız pulsuz idare edilir miymiş? Edilirmiş.
Saray buldun çek çek çek.
Kendisi gencecik fakat ruhu bir babaanne olan İtalyan Roberta. Kendisi dünyalar tatlısı minik bir nine. Şu kulağında gördüğünüz pofuduk kulaklığı 4 gün boyunca kulağından çıkarmadı çünkü uçakta kulağı ağrımış ve onun iyi geleceğine inanıyordu. Ben de verdim. Gerçekten geri almak da zor oldu yani.
PARLAMENTO CİDDİYETİ ASLA CİDDİ KALAMAYAN iSPANYOLLAR
HEPSİ BİR AĞIZDAN KONUŞMAK VE BOL BOL SÖYLENMEK
BU DA DÖNÜŞ YOLUNDA İLK KEZ UÇAKTA UYANMAMA SEBEP OLAN O EŞSİZ GÖKYÜZÜ
İşte böyle geçiyor ikinci İsveç kuşatması. Çok sürprizlerle dolu bir kent olan Stockholm'e ikinci kez aşık oluyorum. Çok içtenlikle söylüyorum nerede yaşamak isterdin Yağmur derseniz Stockholm derim. Kafede göz ucuyla oturdukları yeri beğendiğimizi ve çok üşüdüğümüzü fark eden ailelerin kalkıp bize yer vermelerini, her zaman güleryüzlü ve yumuşakbaşlı olan güzel insanlarını, verdiğiniz paranın her kuruşuna değen kaliteli yemeklerini, içinde tonlarca çeşit olan marketlerini ve o insanı kırıp geçiren soğuğunu bile sevebilirsiniz bu şehrin. Polisine falan bile bayılabilirsiniz. Öyle bir kibarlık, öyle bir yakışıklılık yok çünkü.Kuzey insanları soğuktur bık bık bilmem ne anlayışını bende tamamen kıran şehirdir, ülkedir bu yer. (ekşi sözlük yazarı gibi yazdım geri de silemiyorum). Muazzam büyüklükte, her ara sokağından bir yere çıkabileceğiniz, her şeyi bulabileceğiniz şehir merkezi vardır. Şehrin dışında somon balıklarının yetiştiği o kocaman alanları görebilirsiniz, dünya varmış bu doğa ne muazzam diyebilirsiniz, hayatınızda gördüğünüz en harika kamp alanlarıyla karşılaşabilirsiniz. Sizi ağırlayan insanlar da çok nazik ve misafirperver olacaktır. Evleri çok güzeldir, sıcaktır, bıdır bıdır konuşup gönlünüzü çelerler.
Ha bir de giderseniz Max Burger'den el yapımı o kocaman burgerleri denemeyi ihmal etmeyin. Verdiğiniz paraya sonuna kadar değer.
Kaymayı bilmiyorsanız buz pateni denemeyin derim. Amcalar gülmek için videonuzu çekebilir. Çünkü ordaki herkes yürümeye başlar başlamaz buzda kaymayı öğreniyor!
Somon yemeden tabi ki dönmüyoruz efendim. Mümkünse yakınlardaki kasabaları ziyaret etmenin yollarını buluyoruz.
Bir kafa dağıtma seansının daha sonuna geldik. Yarın hastane yatışımızı yapıyoruz sevgili okuyucu. Lütfen bana ve aileme şans dile. Güzel günlerde buluşalım. OK, tşk, by.
































Yorumlar
Yorum Gönder