Merhaba
Bugün en sevdiğim iki arkadaşımın doğum günüymüş. Resmen apayrı yerlerdeyiz. Bizi sadece anılar birleştirebilir bu güzel günde. Şurda anlatılmaya değer bir arkadaşlık hikayesi var buyrun efendim.
Olay şurda başlıyor -inanmayacaksınız- bir arkadaşımı interraile uğurlamak için günübirlik İstanbul'a gidiyorum. İçinden geliyorsa yapacaksın bir şeyi. Sonra anlatacak güzel hikayelerin oluyor böyle.
Neyse, İstanbul'dayız. Yanımıza arkadaşın tanıdığı bir kız da katılıyor. Kendisi hanım hanımcık, bıdı bıdı konuşan, enerjik tatlış mı tatlış bir kokarca. Yani koktuğu için demiyorum saçının önü kokarcayı hatırlatıyor bana. Kızla fısır fısır konuşup duruyurouz, enerjimiz çok uyuşuyor. Tabiri caizse kendisine bayılıyorum. Kız Viyana'da okuyor. Ben de Erasmus'a gideceğim. Seni bulacağım güzel kız diyorum kendisine. Bul beni diyor. Viyana'da buluşmak üzere sözleşiyoruz.
Beni tanıyanlar bilirler verdiğim sözü tutma konusunda çok çirkefimdir. Ne olursa olsun o sözü tutarım. Şimdiye kadar tutamadığım tek söz çok sevdiğim birine Audi A5 alma sözüydü param olsun onu da tutmayan adam değil zaten.
Kız beni İzmir'e geri yolluyor. Adı Büşra. Büşra'ın bende tavan yaptığı nokta beni otogara uğurlarken servise kaçak bindirme çabaları. Orda diyorum bu kız benim gelecekteki kankam olacak kız. Nitekim öyle de oluyor.
Aradan aylar geçiyor. Polonya'da ulusal anma günü tatili gibi bişey var. Zaten tatil olmasa da gezdiğim için yine atlıyorum fırsata ama bu sefer acelem yok. Uçaktı trendi hiçbişey ayarlamadan yola çıkıyorum. Yürek yemişim ya salak gibi. Rezil olacağım birazdan haberim yok.
Torun'dan öğrenci indirimli biletimi almak için beni asla anlamayan polak teyzelerle gişede muhabbete dalıyorum. İlk trene atlayıp gitmem lazım Krakow'a. Hava çok soğuk, yine düdük gibi katkat giyinmişim, sırtımda çantam. Krakow Viyana'ya en yakın nokta. Ordan Bla Bla Car bulma gibi bir niyetim var ama hala hayırlısı modundayım.
Teyze bilet yok diyor. Teyze nasıl bilet yok? Kızım tatil tatil bilet falan yok diyor. Teyze benim gitmem lazım etme tutma diyorum. Poznan aktarmalı bilet kesiyor bana. Rota gittikçe saçmalaşıyor. Oturacak yer yok yalnız ayakta gideceksin diyor. Tamam teyze diyip boynumu büküyorum. Teyze diyor ki 2 dakika içinde kalkıyor tren sen ne bekliyorsun diyor. Oha iki dakika mı? Torun'un tren istasyonunda tadilat var. 2 dakika içinde trene yetişmem için fonda sevdiğine kavuşmak için topuklularla kalabalığı yaran kız filmi müziği çalması lazım. Tabana kuvvet koşmaya başlıyorum. İçimden dualar dualar. Yurtta kimse kalmadı tatili boş geçirmek istemiyorum, bilete para da verdik, büşra'ya söz de verdik. KOŞ YAĞMUR KOŞ. Atlıyorum, insanlara bağırıyorum. Proşa anam, Proşa yavrum çekil be önümden PROŞAAAAA.
Film sahnesi gibi sahneler yaşanıyor. Yemi ederim son anda yetişiyorum trene ve hunharca koştuğumu gören görevli benim için kapıyı tutuyor ve hoooooop içine atlıyorum. ATladığımda hareket ediyoruz bile zaten.
Trende Bizim Fransız Charline'le karşılaşıyoruz. Yurttan tren istasyonuna birlikte gelmiştik zaten. Benim başka trene binmemi beklerken yanında buluyor kız. Azcık sohbet ediyoruz. Sonra ben başka trene aktarmak için 2-3 saat sonra iniyorum.
Birşeyi söylemeyi unutmuşum a-aaaa. Gişedeki teyze bilette ışık tutarak parmağıyla bastırarak neyi gösterdi? AKtaracağın tren senin treninin varış saatiyle aynı saatte kalkıyor. Yani trenden inip Krakow trenini yakalamam mucize. MUCİZE GEREKLİ BANA.
Bakınız sevgili okuyucu, şaka yapmıyorum. Bu blog yazısının hiçbir yerinde abartı yok. Yazarken bile o heyecanı, koşturmayı tekrar yaşıyorum. Hepsi ama hepsi gerçek.
Poznan tren istasyonunda yine kalabalığı yarıp trenden atlıyorum. Poznan tren istasyonu tanıdık, ama biraz büyük olduğu için peronlar çok karışık. Bilette hangi peron olduğu yazmıyor. O uzun uzun tabelaları okuyup varsayımlarda bulunacak vaktim yok. Yine önümdeki herkese bağırıyorum PROŞAAA PROŞAAA ÇEKİLİN ALLAH AŞKINAAA. Polonya'da asla yapmamak gereken bir şeyi yapıyorum. Hiçbir şey umrumda değil çünkü yürek yemişim ya. Kuyruğun en önüne geçip gişedeki kadının camına yüksek sesle biletimi DANK diye yapıştırıyorum. Evet aynı filmlerdeki gibi kuyruğu yarıp gişeye dank diye bilet yapıştırdım az önce. Az bildiğim lehçeyle PERONY diye bağırıyorum. Kadın PİEC diye bağırıyor. Oha keşke piec olmasaydı çünkü piec beşinci peron yani biraz yolum var. Yeniden koşmaya başlıyorum. Peron 1. peron 2, koş Yağmur belki hala kalkmamıştır, peron 4 ve peron 5. İşte yetiştim. Normal şartlarda çoktan kalkması gereken tren kalabalık dolayısıyla birkaç dakika rötar yapmış. Buna Yağmur şansı diyoruz. Unutmayın, her zaman azimle şeyapıyoruz.
Trene biniyorum, tabi ki yer yok. Hemen görselle destekleyeyim söylemlerimi:
Resmen oturacak yer yok. Yani koltuktan bahsetmiyorum, koridorda, yerde bile yer yok. Kıçım donuyor kıçım. Sabrediyorum. Bulduğum ilk boşlukta öyle olduğum yere çöküp çantamdan bişeyler çıkarıp yiyorum. Birkaç saat geçiyor. İri yarı bi görevli gelip bana lehçe hızlı hızlı bişeyler anlatıyor. Klasik polak erkeği ya ne dese ben küfür gibi algılıyorum zaten. Beni kolumdan tutup bir kabine sokuyor ve içerdeki aileye bağırmaya başlıyor. Hiç direnmiyorum zaten ne dese anlamayacağım bir de Polak inadıyla uğraşmak istemiyorum yorgunluktan. Abi neden bağırıyosun ki ben yerde otururyodum zaten ayrıca diğerleriyle birlikte. Neden bilmiyorum ama görevli hiçbi sebep yokken benim yerime kabindeki aileyle kavga ediyor. benim hiçbişey anlamadığımı fark ediyorlar. Görevliyle bana küfürler yağdırıyorlar. Salak herif küfürden anlıyoruz şerefsiz kurwa. Görevli benim için en az 15-20 dakka bağıra bağıra aileyle kavga edip bana yer açmalarını sağlıyor ve beni oraya oturtup gidiyor. Tatlış mısın acaba görevli bey? Aileyle hiç muhatap olmadan kabanımı üzerime battaniye yapıp anında olduğum gibi uykuya dalıyorum ve sabahın ilk ışıklarıyla Krakow'dayım.
Fakat problemler burada bitti mi sandınız? Yoldayken birisiyle Bla Bla car için irtibat kuruyorum. Sabah iner inmez buluşacağız atlayıp birlikte Viyana'ya gideceğiz. Kadın kişisi bana dönmüyor. Arıyorum açmıyor mesajlar yağdırıyorum, bi cevap ver be hatun. O esnada İstasyon'un dışlarında kısmen sıcak bir yerde şu şekilde bekliyorum. Yine donuyorum tabi
Kadın bana lutfedip mesaj atıyor. üzgünüm bugün gitmek istemiyorum. seni götürmek gibi bir zorunluluğum da yok zaten gibi bir şeyler. Gerizekalı kadın anan zorunda değil anan sana inanıp güvenip geldik Krakow'lara. Hani Viyana'ya gidecektik ulan.
Hala serinkanlılığımı ve aptal mutluluğumu koruyorum ve blablacardan başka birilerine ulaşmaya çalışıyorum. Uygulamayı aktif kullananlar bilir. Bazı ülkelerde çok yaygın ama mesela Krakow-Viyana arası aynı gün hemen bulmak zor. Umudumu yitirmiş durumdayken Kinga diye bir melekten mesaj geliyor. Bulunduğun yeri yaz yarım saate almaya geliyoruz! İnanabiliyor musunuz sayın seyirciler, Kinga gerçek bir melek!
Kinga ve kızkardeşi Joana gelip beni soğuktan kurtarıyorlar ve evlerine gidiyoruz :)
Sağdaki Kinga soldaki Joana. Bu ikisi kardeş. Joanna ölümüne çok konuşuyor ve çok tatlı bir kız. Kinga ise tam bir abla. Birlikte annelerinin yanına gidiyoruz. Daha yola çıkma niyetinde değiller zaten amaç beni kurtarmak. Evlerine gidene kadar inanılmaz kaynaşıyoruz. İnanılmaz güzel yollardan geçerek inanılmaz güzel evlerin olduğu zakopane'ye yakın bir dağ kasabasına giriyoruz.
Burası Kinga'ların bahçesi. Dünyanın en tatlı annelerinden biriyle tanışıyorum ve ne istersin diye soruyorlar. Bir fincan kahve için kolumu keserim şu an diyorum. Kahve içerken mutfakta sohbet ediyoruz. Bana şallar ve çantalar hediye ediyorlar. Yakışıklı erkek kardeşleri bana selam verip evden çıkıyor. Tanrım cennette miyim acaba? The Holiday filmine mi düştüm? Lütfen- burada- kalabilir - miyim?
Birbirimize hediyeler veriyoruz. Ben onlara ne verdiğimi hatırlamıyorum ama onlar bana Özel üretim çok kıymetli Zloty'lerinden veriyorlar.
Mutlu yıllar Büşra. Seni seviyorum kankacııım :)
Bugün en sevdiğim iki arkadaşımın doğum günüymüş. Resmen apayrı yerlerdeyiz. Bizi sadece anılar birleştirebilir bu güzel günde. Şurda anlatılmaya değer bir arkadaşlık hikayesi var buyrun efendim.
Olay şurda başlıyor -inanmayacaksınız- bir arkadaşımı interraile uğurlamak için günübirlik İstanbul'a gidiyorum. İçinden geliyorsa yapacaksın bir şeyi. Sonra anlatacak güzel hikayelerin oluyor böyle.
Neyse, İstanbul'dayız. Yanımıza arkadaşın tanıdığı bir kız da katılıyor. Kendisi hanım hanımcık, bıdı bıdı konuşan, enerjik tatlış mı tatlış bir kokarca. Yani koktuğu için demiyorum saçının önü kokarcayı hatırlatıyor bana. Kızla fısır fısır konuşup duruyurouz, enerjimiz çok uyuşuyor. Tabiri caizse kendisine bayılıyorum. Kız Viyana'da okuyor. Ben de Erasmus'a gideceğim. Seni bulacağım güzel kız diyorum kendisine. Bul beni diyor. Viyana'da buluşmak üzere sözleşiyoruz.
Beni tanıyanlar bilirler verdiğim sözü tutma konusunda çok çirkefimdir. Ne olursa olsun o sözü tutarım. Şimdiye kadar tutamadığım tek söz çok sevdiğim birine Audi A5 alma sözüydü param olsun onu da tutmayan adam değil zaten.
Kız beni İzmir'e geri yolluyor. Adı Büşra. Büşra'ın bende tavan yaptığı nokta beni otogara uğurlarken servise kaçak bindirme çabaları. Orda diyorum bu kız benim gelecekteki kankam olacak kız. Nitekim öyle de oluyor.
Aradan aylar geçiyor. Polonya'da ulusal anma günü tatili gibi bişey var. Zaten tatil olmasa da gezdiğim için yine atlıyorum fırsata ama bu sefer acelem yok. Uçaktı trendi hiçbişey ayarlamadan yola çıkıyorum. Yürek yemişim ya salak gibi. Rezil olacağım birazdan haberim yok.
Torun'dan öğrenci indirimli biletimi almak için beni asla anlamayan polak teyzelerle gişede muhabbete dalıyorum. İlk trene atlayıp gitmem lazım Krakow'a. Hava çok soğuk, yine düdük gibi katkat giyinmişim, sırtımda çantam. Krakow Viyana'ya en yakın nokta. Ordan Bla Bla Car bulma gibi bir niyetim var ama hala hayırlısı modundayım.
Teyze bilet yok diyor. Teyze nasıl bilet yok? Kızım tatil tatil bilet falan yok diyor. Teyze benim gitmem lazım etme tutma diyorum. Poznan aktarmalı bilet kesiyor bana. Rota gittikçe saçmalaşıyor. Oturacak yer yok yalnız ayakta gideceksin diyor. Tamam teyze diyip boynumu büküyorum. Teyze diyor ki 2 dakika içinde kalkıyor tren sen ne bekliyorsun diyor. Oha iki dakika mı? Torun'un tren istasyonunda tadilat var. 2 dakika içinde trene yetişmem için fonda sevdiğine kavuşmak için topuklularla kalabalığı yaran kız filmi müziği çalması lazım. Tabana kuvvet koşmaya başlıyorum. İçimden dualar dualar. Yurtta kimse kalmadı tatili boş geçirmek istemiyorum, bilete para da verdik, büşra'ya söz de verdik. KOŞ YAĞMUR KOŞ. Atlıyorum, insanlara bağırıyorum. Proşa anam, Proşa yavrum çekil be önümden PROŞAAAAA.
Film sahnesi gibi sahneler yaşanıyor. Yemi ederim son anda yetişiyorum trene ve hunharca koştuğumu gören görevli benim için kapıyı tutuyor ve hoooooop içine atlıyorum. ATladığımda hareket ediyoruz bile zaten.
Trende Bizim Fransız Charline'le karşılaşıyoruz. Yurttan tren istasyonuna birlikte gelmiştik zaten. Benim başka trene binmemi beklerken yanında buluyor kız. Azcık sohbet ediyoruz. Sonra ben başka trene aktarmak için 2-3 saat sonra iniyorum.
Birşeyi söylemeyi unutmuşum a-aaaa. Gişedeki teyze bilette ışık tutarak parmağıyla bastırarak neyi gösterdi? AKtaracağın tren senin treninin varış saatiyle aynı saatte kalkıyor. Yani trenden inip Krakow trenini yakalamam mucize. MUCİZE GEREKLİ BANA.
Bakınız sevgili okuyucu, şaka yapmıyorum. Bu blog yazısının hiçbir yerinde abartı yok. Yazarken bile o heyecanı, koşturmayı tekrar yaşıyorum. Hepsi ama hepsi gerçek.
Poznan tren istasyonunda yine kalabalığı yarıp trenden atlıyorum. Poznan tren istasyonu tanıdık, ama biraz büyük olduğu için peronlar çok karışık. Bilette hangi peron olduğu yazmıyor. O uzun uzun tabelaları okuyup varsayımlarda bulunacak vaktim yok. Yine önümdeki herkese bağırıyorum PROŞAAA PROŞAAA ÇEKİLİN ALLAH AŞKINAAA. Polonya'da asla yapmamak gereken bir şeyi yapıyorum. Hiçbir şey umrumda değil çünkü yürek yemişim ya. Kuyruğun en önüne geçip gişedeki kadının camına yüksek sesle biletimi DANK diye yapıştırıyorum. Evet aynı filmlerdeki gibi kuyruğu yarıp gişeye dank diye bilet yapıştırdım az önce. Az bildiğim lehçeyle PERONY diye bağırıyorum. Kadın PİEC diye bağırıyor. Oha keşke piec olmasaydı çünkü piec beşinci peron yani biraz yolum var. Yeniden koşmaya başlıyorum. Peron 1. peron 2, koş Yağmur belki hala kalkmamıştır, peron 4 ve peron 5. İşte yetiştim. Normal şartlarda çoktan kalkması gereken tren kalabalık dolayısıyla birkaç dakika rötar yapmış. Buna Yağmur şansı diyoruz. Unutmayın, her zaman azimle şeyapıyoruz.
Trene biniyorum, tabi ki yer yok. Hemen görselle destekleyeyim söylemlerimi:
Resmen oturacak yer yok. Yani koltuktan bahsetmiyorum, koridorda, yerde bile yer yok. Kıçım donuyor kıçım. Sabrediyorum. Bulduğum ilk boşlukta öyle olduğum yere çöküp çantamdan bişeyler çıkarıp yiyorum. Birkaç saat geçiyor. İri yarı bi görevli gelip bana lehçe hızlı hızlı bişeyler anlatıyor. Klasik polak erkeği ya ne dese ben küfür gibi algılıyorum zaten. Beni kolumdan tutup bir kabine sokuyor ve içerdeki aileye bağırmaya başlıyor. Hiç direnmiyorum zaten ne dese anlamayacağım bir de Polak inadıyla uğraşmak istemiyorum yorgunluktan. Abi neden bağırıyosun ki ben yerde otururyodum zaten ayrıca diğerleriyle birlikte. Neden bilmiyorum ama görevli hiçbi sebep yokken benim yerime kabindeki aileyle kavga ediyor. benim hiçbişey anlamadığımı fark ediyorlar. Görevliyle bana küfürler yağdırıyorlar. Salak herif küfürden anlıyoruz şerefsiz kurwa. Görevli benim için en az 15-20 dakka bağıra bağıra aileyle kavga edip bana yer açmalarını sağlıyor ve beni oraya oturtup gidiyor. Tatlış mısın acaba görevli bey? Aileyle hiç muhatap olmadan kabanımı üzerime battaniye yapıp anında olduğum gibi uykuya dalıyorum ve sabahın ilk ışıklarıyla Krakow'dayım.
Fakat problemler burada bitti mi sandınız? Yoldayken birisiyle Bla Bla car için irtibat kuruyorum. Sabah iner inmez buluşacağız atlayıp birlikte Viyana'ya gideceğiz. Kadın kişisi bana dönmüyor. Arıyorum açmıyor mesajlar yağdırıyorum, bi cevap ver be hatun. O esnada İstasyon'un dışlarında kısmen sıcak bir yerde şu şekilde bekliyorum. Yine donuyorum tabi
Kadın bana lutfedip mesaj atıyor. üzgünüm bugün gitmek istemiyorum. seni götürmek gibi bir zorunluluğum da yok zaten gibi bir şeyler. Gerizekalı kadın anan zorunda değil anan sana inanıp güvenip geldik Krakow'lara. Hani Viyana'ya gidecektik ulan.
Hala serinkanlılığımı ve aptal mutluluğumu koruyorum ve blablacardan başka birilerine ulaşmaya çalışıyorum. Uygulamayı aktif kullananlar bilir. Bazı ülkelerde çok yaygın ama mesela Krakow-Viyana arası aynı gün hemen bulmak zor. Umudumu yitirmiş durumdayken Kinga diye bir melekten mesaj geliyor. Bulunduğun yeri yaz yarım saate almaya geliyoruz! İnanabiliyor musunuz sayın seyirciler, Kinga gerçek bir melek!
Kinga ve kızkardeşi Joana gelip beni soğuktan kurtarıyorlar ve evlerine gidiyoruz :)
Sağdaki Kinga soldaki Joana. Bu ikisi kardeş. Joanna ölümüne çok konuşuyor ve çok tatlı bir kız. Kinga ise tam bir abla. Birlikte annelerinin yanına gidiyoruz. Daha yola çıkma niyetinde değiller zaten amaç beni kurtarmak. Evlerine gidene kadar inanılmaz kaynaşıyoruz. İnanılmaz güzel yollardan geçerek inanılmaz güzel evlerin olduğu zakopane'ye yakın bir dağ kasabasına giriyoruz.
Birbirimize hediyeler veriyoruz. Ben onlara ne verdiğimi hatırlamıyorum ama onlar bana Özel üretim çok kıymetli Zloty'lerinden veriyorlar.
Birkaç saat sohbetten sonra Kinga gidebiliriz diyor. Joana bizimle gelmeyecekmiş. ızı çok sevdim dudağımı büzüp Joanayı da bizimle gelmeye ikna ediyorum. Yanına hiçbir şey almadan o da arabaya atlıyor. Tatlım, işte aradığım ruh!
Yolda durup şekerleme ve dağ peyniri alıyoruz. Büşra kankama bir kilo dağ peyniri alıyorum çünkü Joana bana bir saat bu peyniri anlatıyor. Özel üretim, ev yapımı, dağ peyniri, reçelle ye vs vs.
Tahmin edin sonra ne oluyor? arabanın arkasında Slovakya'da mola verdiğimiz yerde aldığım kahveyi içerken ve şekerlemelerimi yerken uyuyakalıyorum.
Sonrası daha güzel. Ben Büşra'nın kaldığı yeri bilmiyorum. Yani Viyana'ya gidiyorum ama Viana'da nereye gidiyorum. Büşra'nın bana önceleri bir ara attığı adresini açıp Kinga'nın GPS aletine yapıştırıyoruz. Akşam olduğunda Büşra'nın yurt kapısının önündeyim. Resmen yurdun önündeyim. Kinga ve Joanna'yla vedalaşıp hüzünlü bir şekilde arkalarından el sallıyorum.
Sıradaki problemse şu, yurdun kapısı açılmıyor. Yani içeriye girmem için Büşra'nın aşağıya inip beni alması lazım ama internetim yok. Hattımdan aramam zaten mümkün değil. Hava yine lanet olasıca soğuk ve ben yorgunum.
Biraz yürüyüp birkaç saniyeliğine internet yakalıyorum, ki Viyana'da bu gerçekten mucize bi olay. Büşra aşağıya inip ağzı bir karış açıp bana inanamayan gözlerle yurdumun kapısında ne işin var nası yani bakışı atıyor.
Büşra'ya yurttan çıkarken mesaj atmamın üzerinden tam 24 saat geçmiş. Tam 24 saatte hedefime ulaşıyorum.
Koyun koyuna yattığımız bi gecenin üstünden ertesi gün sarmalı börekli bir sabaha uyanıyoruz. Buarada bu da peynir:
Bu da yorgunluktan ölmüş uçuklar çıkarmış, arkadaşının hazırladığı minnoş kahvaltıya uyanan ben. Bu hikayenin devamında tonlarca şey oluyor ama anlatırsak kızın doğum günü bitecek şimdi.
Büşra'ya kavuşma temalı 24 saatlik yolculuk hikayemi dinlediniz. Hayatıma girmesi gerçek anlamıyla hayatın bir cilvesi olan bu arkadaşımla Dünya'nın farklı farklı yerlerinde böyle buluşma hikayelerimiz var. Mesela Slovakya, mesela Roma, mesela İstanbul, mesela Antep.
Not: Aşağılarda bazı alından öpmeli fotoğraflar görebilirsiniz. O bizim klasik pozumuz, bir nevi modern nevresim aşkları eleştirisi :D
Mesela Freud'un evi
Nöy?
Lol
Adını dağlara yazarım :D



























Yorumlar
Yorum Gönder